Ziyaretçi Sayısı

OKUDUĞUNUZ YAZILARIN TAMAMININ KAYNAĞI YÜREĞİMDİR.. BLOĞUMDA ALINTIYA YER VERİLMEMEKTEDİR

16 Eylül 2011 Cuma

Aişe İmiş..

yıllar önceydi.. nerede ise 230 bin beyti bulan eserleri (mesnevi, divanı-kebir, mektubat, mecû‚lis-i seba ve diğerleri)ni okumuş, Mevlana'nın gönül bahçesinin her alanında gezmiş, o bahçenin gölgesinde serinlemiş, ırmaklarında yıkanmış, yemyeşil ağaçlarında kuş cıvıltılarını dinlemiş, çimlerinde alabildiğine yuvarlanıp sırt üstü göğünü izlemiş ve o bahçenin atmosferini komple ciğerlerinde şerh etmiş biri olarak henüz Konya'ya gitmemiştim..

İstanbul'dan Antalya'ya uçak, oradanda karayolu ile Konya'ya geçme tavsiyelerine kulak tıkayıp, Haydarpaşa garından trenle gitme kararı aldım.. çünkü tren yolculuğunu seviyordum. bunun gerekçesi ise yolda dağları, ovaları koyu yeşillikleri, ırmakları kısaca tabiatı herşeyiyle gözlemleme imkanı bulmamdı..

velhasıl Konya'da indik. arkadaşlarla ilk olarak Konya'da kalacak yer ayarladık. onlar o yorgunlukla otelde uyuma kararı aldılar, ben ise vakuri-yyet bahçesi bu şehirde dolaşmak üzre şehre daldım. ilk olarak gittiğim yer meşhur Alaaddin tepesi idi. bu tepe devrin Selçuklu Sultanı, Sultan Aladdin tarafından yapay olarak oluşturulmuş ki, Konya'nın en yüksek tepesi.. (İstanbul'daki dragos büyüklüğünde birşey)..

yani ben oralarda içersine düştüğüm o manevi havayı hiç bir şekilde tarif etmem mümkün değil. siz akşam üstü parlament mavisi göğün insana verdiği, eğzotizmin doruğunda o havayı bilirmisiniz..

oradan kent merkezine ilerleyip Mevlana türbesine girdim,. geniş açılı yüksek tavanlı bir yer. o an bir ney yayını başladıki; mesnevi nin ilk beytlerindeki "dinle bak ney ne diyor, ayrılıklardan nasılda şikayet ediyor. beni kamışlıkdan kestiklerinden beri, inliyor feryadımdan kadın erkek" sözlerindeki o iç yakıcılığın aynısı..

içerde dünyanın her yanından gelmiş bir sürü insan, nerede ise o egzotik ve esrarengiz hava ile ağlamamak için kendilerini zor tutuyor. fakat yükselen burcum yoğun duygulu balık olmamdan dolayı, sanırım ben en zor durumda olandım.. kollarımı bağlayıp duvara yaslandım. ne kadar kendimi tutmaya çalışsamda olan oldu ve yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başladı..

kafamı kaldırdığımda bir Fransız turistle göz göze geldik. ...ağlıyordu..
göz göze gelişlerden çabuk utanan biri olarak başımı öne eğdim, fakat  çok şaşırtıcı ve apansız bir hareketle yanıma geldi ve sarıldı.. onu itemedim engelleyemedim yada hayır diyemedim. başını omzuma koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti.. içinde sanki yüzmilyarlarca yıllık bir dolgunluğu okyanuslar gibi boşaltıyordu..

dışarı çıktım ardımdan geldi. gözlerimin sanki Fransızca bilen rehber aradığını anlamışcasına çat pat Türkçesi ile "hayır gerek yok" dedi.. yanyana yürüyüp konuşmaya başladık. ismi "Aida" imiş, Fransa'da bir üniversitede  akademisyenmiş, yıllardır hep gelirmiş.. içimde o "bahçe" ye dair bir çok şeyi gönlüne bıraktım..

geç olmaya başlamıştı, otele dönmem gerekti.. ayrılırken şunu dedi; "yüzünü döndüğün güneş üzerine (yani inandığın ALLAH'a demek istiyor) söz ver, yarın o bahçeyi bir daha anlatacaksın.."
yani öyle bir noktadan girdiki yine hayır diyemedim..

bir gün sonra gündüz saat 10 civarı buluştuk. Şems'in mezarına gittik, Selçuklu'ya ait eserlerin bulunduğu yerlerde dolaştık.. şehirde öylece gezdik.. ben anlattım o dinledi.. ben kuğu gibi anlatıyordum, o bebek gibi dinliyordu. ben bebek gibi anlatıyordum, o kuğu gibi dinliyordu..

..akşamleyin  kendisini kafilesiyle Fransa'ya uğurladık..

6 ay sonra mail attı, Müslüman olmuş, ismi Aişe imiş..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Follow @istanbuuli