Ziyaretçi Sayısı

OKUDUĞUNUZ YAZILARIN TAMAMININ KAYNAĞI YÜREĞİMDİR.. BLOĞUMDA ALINTIYA YER VERİLMEMEKTEDİR

30 Eylül 2011 Cuma

İçiniz Sıcacık Olacak

sanırım henüz 5 yaşlarında falandım.. mahallemizde boş bir arsa vardı, arkadaşlarla hep orada oynardık..
çoçukluk işte.. kavga edersin, dalaşırsın kızarsın bağırırsın..  Hüseyin'e "aptal" dersin, bazanda "manyak"..

diğer arkadaşlarlada arada böyle dalaşmalar oluyordu.. ama yukardan sanki birisi bana kötü kötü bakıyordu ve sarf ettiğim kelimeleri hep biriktiriyordu. ve galiba ben ondan korkuyordum.. ALLAH tı O..

bir gün elimi yüzümü tertemiz yıkadığımı, arsaya gidip at arabasının tekerleğinin üzerine öylece oturduğumu ve günah işlememek için akşama kadar tek kelime etmediğimi hatırlarım..

1.sınıfa ilk başladığım günü hiç unutamam. annemle birlikte gitmiştik ilk gün okula. benim okuduğum sınıf hemzemin katta idi. diğer anneler gibi benim annemde ilk gün beni pencereden seyrediyordu. 

ne bileyim, sanki çok değişik duygular içersinde idim o an... 

ilk gün öğretmenimi yabancılamıştım. dokunsalar ağlıyacak gibi idim sanki. ilk teneffüsde bahçeye çıkarmıştı annem beni, bir ağacın altında oturtup beslenmemi yedirmişti.  yere küçük bir bez parçası sermiş, üzerinede elleri ile doğradığı tabakta, yumurta ve peyniri koymuştu. elleri ile soyduğu yumartayı, büyük bir annelik sevgisi yedirişini hala unutamam..

Artık yavaş yavaş büyümeye ve gözlerim açılmaya başlamıştı. her geçen gün hayatı daha iyi tanıyor, hayat
hakkında daha geniş bilgi sahibi oluyordum..

ama şu an düşündüğümde tuhafıma giden bir olay;  daha 6-7 yaşlarında insanlara ALLAH'ı anlatmaya çalışıyordum.. ne yaptığımı, niçin yaptığımı asla bilmeden, hatta ne yaptığımın dahi henüz farkında ve bilincinde olmadan..

öğretmenim bayandı, beni o kadar çok severdiki, hatta çoğu zaman kucaklayıp öpecek kadar..

mahallede en güzel uçutmayı ben yapardım. her kez uçurtmasını gelir bana yaptırırdı. bu uçurtma sevdası
yüzünden azmı azar işittim annemden. hele defterimin ortasından sayfa yırtmama çok kızıyordu.  inat bu
ya,  bende bir türlü defterimden sayfa koparma alışkanlığından vaz geçemiyordum.. 

bir gün hiç unutmam, tartıştığım arkadaşımın tutup uçurtmasını yırttım. gerçi o uçurtmayıda ben yapmıştım..
o anda hiç bişi demedi, yanlızca oturdu ve ağladı. ah keşke kalkıp bana bir kaç yumruk vursaydıda ağlamasaydı..

daha sonra okula gittim, ama arkadaşımın ağlayışı bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. o kadar büyük  vicdan azabı içersine girmiştimki, sınıfta ders esnasında sessiz sessiz ağlıyordum. bütün dersler boyunca bunu nasıl telafi edeceğimi düşündüm.

okulun bitiş saati bir türlü gelmiyorduki gidip bunu telafi edip bu vicdan azabından kurtulayım. ve sonunda
beklenen an gelmiş ve son ders zili çalmıştı. koşa koşa arkadaşımın yanına gittim önce ona bir güzel sarılıp öptüm ve ona en güzellinde bir uçurtma yapmıştım. 

şimdi düşünüyorumda o zamanlar 6-7 yaşlarında bir çocuğun bu kadar büyük vicdan azabı içersine girip ağlaması hala beni hayrete düşürüyor.

o zamanlar kışın kar yağması kadar beni hiç bişi mutlu etmiyordu. ablamla birlikte camın kenarına oturur, kar yağması için dua ederdik. kar yağdığı zamanda. kar ın durmaması için dua ederdik.
birlikte arsaya çıkar kar topu oynardık. ama ablamın yüzüne yada saçına hiç kar topu atmazdım, onu o an kar a bulanmış vaziyete görmek beni üzer rahatsız ederdi.

benim zamanımda Ramazan yaz günlerine denk geliyordu. geceleri sahura kalkmak o kadar çok hoşuma gidiyorduki anlatamam. o zamanların ramazan larıda bir başka idi hani. annem güzel güzel börekler açardı. ayva hoşafınıda hiç eksik etmezdi. 

nedense çayla kahvaltı yapmayı sevdiğim kadar hiç bir şeyi sevmezdim. sahura kalkardım kalkmasınada bir türlü oruç tutmasını beceremezdim. çünkü sabah kahvaltısını yapacağım diye orucumu bozardım. hadi kahvaltının çekiciliğimi yensem bile bu seferde susuzluğa dayanamazdım. çok susayınca ağzımı çalkalamaya gider. bir yudumdan bişi olmaz diye bir yudum yutar, sonrada daha fazla dayanamaz bardağın tamamını kafama dikerdim. 

civciv beslemesini çok severdim. ama bir türlü onların büyüdüklerini görüp mürüvvetlerine şahit olmak nasip olmazdı. nedenmi? çünkü hep kedi kapardı civcivlerimide ondan.
alçak kediler ne olucak. oysa ben kediler üşümesin diye kışın onlara tahdadan ev yapardım. kedilere 'nankör' demelerinin sebebi bence bu olmalı.

benim bir tanede horozum vardı. onu dayım köyden getirmişti. onu çok sever, salıncaklarda sallar, çukulata
yedirirdim. bir gün, iyice büyümüş demekki, üzerime atladı. o kadar korkmuştumki anlatamam. (nankör horoz !!!)

daha sonra tehlikeli olmasın diye haberim olmadan annem  horozu  kestirmiş. benden habersiz  kestirilerdi, çünkü buna dayanamayıp,  abartmıyorum 1 ay a  yakın  ağlayacağımı bilirlerdi. bunun daha  önce  bir  kaç  kez tecrübesini  yaşamışlardı. 

kar lı birgün teyzemle  bir  yere  gidiyoruz  bir  baktım  benim horozu  kesmişler,  kafasınıda  yan  bahçeye atmışlar.  kafasını  karlar  üstünde  öylece  görünce  ............. bu  noktaları  nasıl  bir duygu  içersine  girebileceğimi sen  düşün ve  öyle doldur.
o  zamanlar hayvanlar benim canımın bir parçası idi.  soruyorum  sana  sen  canının bir  parçasından  ayrılabilirmisin? 

ondan sonrada tutturdum horozumun kafası üşümesin diye  bodruma koyalım..  ne  bileyim orada  tekrar  büyür horoz olur  sandım :(

bizim evin bahcesinde birde dut ağacı vardı, ama annem o dut ağacını hiç sevmezdi. neymiş efendim, dutlar yere dökülüp yerleri kirletiyormuş. pöhh mazerete bak hizaya gel!  oysa ben o dut ağacınıda severdim.  yazın dutlar olduğunda ağaca çıkıp o kadar çok dut yerdimki anlatamam. onun sıkışık dallarında tahdadan ev yapar üzerinde uyurdum. bende az keyfine düşkün değilmişim hani.

bazanda arkadaşlarla bilyalı araba yapar, hepimiz üzerine biner, rampa aşşağı ALLAH ne verdi ise o hızla kayardık. ama her seferinde bir aksilik çıkar araba devrilir ve hepimiz yerlere yuvarlanırdık, sonrada dakikalarca kahkahalarla gülerdik o halimize..

bazanda bir gazoz içebilme uğruna komsunun odunlarını taşırdık. 

birgün yine odun taşıyoruz, bir baktım babam geliyor karşıdan. babam beni çok severdi hiç kızmazdı, ama o an benim o halimi görsün istemedim, utanmıştım ondan.

kafamı öne eğdim, yanıma geldi elleri ile kafamı yukarı kaldırdı, gözlerime şevkatle baktı. sonra bahçedeki çeşmede bütün arkadaşlarla birlikte ellerimizi yüzümüzü yıkattırıp, bize o zamanın parası ile baya para verdi, sırf gazoz içebilmemiz için. 

zaman artık iyice ilerlemişti ve ben orta okula gidiyordum artık. yaz tatillerinde babamın yanında çalışırdım. o kadar istek ve azimle yapardımki işimi. babam bu yüzden beni aşırı severdi, hatta benimle gurur duyardı. sanki ben ona korkunç bir yaşama sevinci verirdim. 

ve zaman yine geçmişti, artık liseye gidiyordum. her zamanki gibi oradada başarılı bir öğrenci idim. ama bir sorunum vardı her kesin kız arkadaşı vardı ama utangaçlığım sebebi ile ben henüz bir kız arkadaşa sahip değildim. kimbilir bu beni içten içe baya etkiliyordu. 

aslında arkadaş olmak istediğim birisi vardı ama bir türlü gidip ona açılmaya cesaret edemiyordum. okulun en güzel kızı idi belkide..

hiç unutmuyorum bir gün teneffüs esnasında ağaçların altında otururken bana tanımadığım bir öğrenci bir kağıt getirmişti. kağıdı okuduğumda sevincimden havalara uçmuştum. nedenmi? çünkü bilakis o kız  arkadaşlık teklif ediyordu..

lise bittikden sonra bir daha onu görmek kısmet olmadı..





  

Sonbahar AŞK'ı


Sonbahar...

Kadıköy gelir aklıma..

örtmüştür bulutlar yorgan gibi göğü..

hava loş..

ıssız..

oturduğun bankta izlersin denizi, martılar yine hiç durmuyor, çığlık çığlığa..

ağaçtan bir yaprak düşer saçlarına, naifçe yüzüne değer, yere düşer..

bir esinti savuruyordur kaşkolunu, dalga dalga..

bir çocuk gelir boyacı.. yanakları al al "abi boyayayımmı?" hadi boya bakalım.. nasılda seviniyor.. boyar gider..

yaşlı bir amca geliyor, yüzünde yılların buruş buruş fırça izleri.. ağzında eksik dişleri.. elinde termos neskafe satıyor.. "istermisin evladım?" ..


tamda bu ortamda arayıpta bulamadığım şey..

içim sevinç dolar;

"seni cennettenmi gönderdiler amca?" diyesim gelir..

doldur bakalım bir bardak..

hadi birde siğara yakayım..

                cennetime hoş geldiniz..



28 Eylül 2011 Çarşamba

Hz Muhammed'in S.A.V ın Sırrı..

Yani ben şimdi burda herkes gibi alışılageldik, her tarafı yağırdanlık dolu, vıcık vıcık klişe bir "Hz Muhammed S.A.V" konusu işlemek istemiyorum.. naif şekilde, ne gördüysem onu söyleyeceğim.

Şimdi Arkadaşlar hz Muhammed'in S.A.V hadislerine baktığımızda, yada O'nu anlatan siyerleri incelediğimizde veyahut gerçekden gönlen Ona şöyle bir baktığımızda,

Onun sanki içinde devamlı bir sızı ve içten içe acı çekiyormuşta ve o sırrı sanki kimseciklere belli etmek istemiyormuş gibi vakur halini gözlemleriz..

yani şimdi bu nasıl bir sızı ki, amcası öldükten sonra kendisini cühela halktan koruyacak kimsecikler kalmaması sebebi ile, önceden tanıdığı bazı kabile reislerine kendisini himaye isteği ile gittiği Taif'te hayal kırıklığına uğramış,

üstüne üstlük kendisini taşlayan halka karşı sığındığı bir bahçede gelen Cebrail'in onları helak teklifini geri çevirmiş ve "daha bilmiyorlar" demişti..

ve yine bu nasıl bir sızı ki, kendisine gelen fakir adama iki dağ arasını dolduracak kadar koyun vermişti..

Şimdi Arkadaşlar, aslında bunu anlamak, çözmek o kadar zor değil..

gönül ne idi? ALLAH ın vedud sıfatı değilmi, (yani vicdan, aşk, sevgi gözü)..

peki kainat ve içindekiler ne idi?  yine ALLAH ın kendi nuru ile inşa olmuş yaratımlar..

hz Muhammed' S.A.V böyle bir gönül ile baktığında, o kafir dahi olsa, o kendini bilmiyorda olsa, onun yaratımının ardında ALLAH ı görüyordu arkadaşlar..

yani bir çiçeğin ardında, bir gülün kokusunda, o dağların yüceliğinde, hatta ve hatta uçsuz bucaksız çöl kumunda ALLAH ı gören, nasıl olurda,  "bilmiyor" da olsa, onun yaratamında ALLAH ı görmez?

ve nasıl olurda ona karşı içi sızıyla dolmaz..

ki.. gönlen ALLAH'ı idrak eden bir Muhammed'in S.A.V,  nasıl olurda Sevgilisine karşı sonsuz hasret acısı ile yanmaz arkadaşlar?

yani bunlar, bir Mevlana'nın bir Şems'in, bir fuzulinin, bir Arabi'nin bir Geylani'nin ve ismini sayamayacağımız nicelerinin iç yangınından ayrı şeyler değil..

ha! şu var; Hz Muhammed S.A.V  çok daha net, çok daha pürüzsüz, çok daha özel bakış açısına sahiptir, iç yangını kat be kat fazladır.. o ayrı..

ama temelinde bu yangın, işte O YANGIN!..

27 Eylül 2011 Salı

Kıyamet Nedir?

Sevgili Arkadaşlar, eğer bu soruya cevap bulursak "kıyametin kopması niçin gereklidir" sorusunada yanıt bulmuş olacağız..

bir karınca topluluğunu ele alalım. bunların kendilerine murahhas (özgü) bir alemleri vardır ve o alem içersinde yerler içerler yardımlaşırlar, yiyecek biriktirirler kışa hazırlık yaparlar, kendilerine özgü dialog şekilleri ile birbirleri ile anlaşırlar..

buradan baktığımız zaman bu onların kendi "baloncuk" evrenleridir ve o evren içinde dış evrenlerden habersiz olarak yine kendilerine murahhas şekilde hayat sürerler.. evrenleri çakışmadığı için ne bizden haberleri vardır, nede içinde yaşadığımız bizim kendimize özgü baloncuk evrenimizden..

karıncaların toplu yaşadığı,  içersinde maddi manevi gıdalandığı bu alem ortamının bir anda dağıldığını yok olduğunu düşünelim. ne oldu? Ayetlerdeki gibi dağları parçalandı, yıldızları döküldü, güneşi söndü, herşey un ufak oldu saçıldı..

şimdi kendimizi oradaki bir karıncanın yerine koyalım, ne oldu? öncelikle alıştığımız aşina olduğumuz, gönlümüze yaşama sevinci veren o ortamları tümüyle kaybettik. bununlada kalmadı, eşimizi kaybettik çocuklarımızı kaybettik, tüm sevdiklerimizi herşeyimizi yitirdik ve kendimizi bir anda hiç birşeyin olmadığı bir "boşluk" aleminde bulduk..

siz; karısını kızını tüm sevdiklerini, kaybetmiş, malı mülkü işi kariyeri, gururu egosu yüzünden, insanları aşşağı görmüş, kalp kırmış, incitmiş, haksızlık etmiş zulm etmiş, hak yemiş,,, bununla birlikde iflas etmiş başta en yakınları olmak üzre herşeyini ama herşeyini kaybetmiş bir adamın, kaldırımda oturur halini düşleyebiliyormusunuz..

değil kendi elleri ile yaptıklarının vicdani muhasebesi, zamanında elinde bulunan değerlerin  kadrini şükrünü bilmemesinden dolayı içersine düştüğü sonsuz vicdan azabını saymıyorum bile..

ahh kimbilir, kendinden bir yudum sevgi bekleyen, ama asla kadrini bilmediği sevgili kızı şimdi nerededir?

şimdi ne kadarda muhtaç ona, onu bir kere görebilme uğruna belki canını verirdi.. ama yok, o gitti.. çünkü burası o alem değil, o alem yok oldu.. burası boşluk alemi..

işte bu, kıyameti kopmuş birisidir arkadaşlar..
(bu hususu çok iyi anlamanız için kesinlikle "nerede idim" başlıklı yazımıda öneririm.. )

burada zebaniler "cehenneme hoş geldiniz.." diyor..

şimdi anladınızmı kıyamet niçin gerekli?

"Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti: Yüceliğim hakkı için şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir" İbrahim-7

şimdi iki seçenek var; ya bu kıyamet ortamında ebedi kalacağız yada ismine "cennet" denilen o bahçe ye geçiş yapacağız..

ama durun bir dakika, daha önce vicdanınızla sevginizle kadirşinasiyetinizle böyle bir bahçe oluşturmuşmu idinizki?

"cennet nedir? tıkla"




25 Eylül 2011 Pazar

Cennet Nedir?


"Cennet nedir" bu uzun süredir yazmayı istediğim bir konu aslında..

şimdi arkadaşlar biz aslında diğer tarafa, cennetide cehennemide buradan götürüyoruz

öncelikle bilmeliyizki cennet; gönül kokusundan yani gönülden yaratılan bir alemdir..

kişinin cennetinin genişliği, o kişinin; idrakinin, vicdanının sevgisinin, ilminin ve tekamülünde yol aldığı mesafenin genişliği nisbincedir..

şöyleki; elbetteki ALLAH heryerdedir fakat bu yolun başındaki insan henüz bunun idrakinde olmadığı için "ALLAH'I bulmak" arzusu ile yola çıkar..

öncelikli yapacağı iş genelimizin yaptığı gibi kitaplara sarılmak olacaktır.. fakat kitapları okurken, aslında o bunun farkında olmasada yaptığı şey; o kitabın yazarının gönlünde dolaşmak oluyor. çünkü yazar onu kendi gönlünde olanlarla yazmıştır..

şimdi bakın ne oldu? gönlen gördüğü şeylerle, kendi gönül alemi genişlemeye başladı.. işte ilmin önem faktörünün gizemi burada yatar..

örneğin Mevlana'yı okuyor, (aslında okumak sadece bir bahane burada asıl gerçekleşen şey; onunla gönül bağı kuruyor olması)..
onun gönül bahçesinin mahiyetini keşfettikçe, hem idraki genişliyor hem buna paralel kendi gönül bahçesi genişliyor..

(kitaplar olmasa idrakimiz genişlemeyecekmi? yol kat edemeyecekmiyiz yani? ; tabiki genişleyecek tabiki yol kat edeceğiz, tabiki ALLAH'ı idrakimiz artacak, binlerce yıl evvel kitapmı varmış? e onlarada dağlar taşlar, kısaca kainatın kendisi, ALLAH'ı idrak yolunda kitap olmuş arkadaşlar, ALLAH heryerde ise, hususda sorun yok..

aslında ilim dahi bu yolda bir noktadan sonra geçersizdir. bunun içindirki, Hz Fuzuli; "Aşk imiş her ne var alemde, ilim dediğin kiylu kal (dedikodu) imiş ancak.." demiştir..

(buradaki kast edilen aşk; yaratılanın ardında YARATAN'ını görmekle oluşur.. oluşur derken sen O'nu idrak ettiğin an, zaten bir anda ateşe düşmüş saman çöpüne dönüyorsun. sonra sana Şems diyorlar, Mevlana diyorlar, Yunus diyorlar, Yusuf diyorlar, Leyla diyorlar, Mecnun diyorlar)

kişi idraki genişledikçe, ALLAH ın yansımasını sadece gönüllerde değil kainatın her yerinde görmeye başlayacaktır, mesela içtiğin bir bardak çayın keyfinde, denizin iyot kokusunda, dağların yüceliğinde, bir gülün kokusunda, bebeğin şirinliğinde.. kısaca heryerde..

bakın.! dikkat ediyormusunuz? diğer tarafa götüreceği cenneti, kendi gönlü vesilesi ile, ALLAH'ı idraki nisbince oluşmaya başladı.

cennette saraylar ırmaklar, konaklar yeşillikler ve burada saymamızın mümküniyatı olmayan niceleri nasıl oluşur? yani cennet nasıl dizayn edilir?

bunu cevapladığımızda, otomatikman "sevap nedir?" sorusunada yanıt bulmuş olacağız..

şimdi diyelimki; kırılan bir kalbi onardık. bir anda onun içi nasıl mutlulukla doldu değilmi. gönlen tabiki onun halini görmüşüzdür ve bu bizim içimizde harika bir vicdan rahatlığı harika bir huzur oluşturur.. bakın işte bu huzur, kendi gönlünde herhangi bir arzuladığın şeyi vucuda getirir, bir saray olur, ırmak olur, koyu yeşillikler olur vs..

işte "sevap" denilen kavram budur arkadaşlar.. yani yaptığın herhangi bir hayırlı iş ile ruhunun huzur bulması ve bu huzurun, kendi gönlünde; örneğin "altında serinlenilen bir ağaç gölgesi" şeklinde şekil bulması..

bakın arkadaşlar gönlümüz aşşa yukarı dizayn olmaya başladı farkındamısınız..

işte diğer tarafta cennet bu şekilde yani gönlümüzden oluşuyor.. kimse sakın! sakın! diğer tarafta beleşten hazıra konacağı birşey beklemesin..

cehenneme gelince.. böyle bir alemin oluşmadığı alan otomatikmen zaten cehennemdir.. haksızlıkların ve ağır vicdan azaplarının dahada karalttığı dip alemleri saymıyorum bile..

"ALLAH onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı
                                                                                                         Al-imran 117



24 Eylül 2011 Cumartesi

İyiki Varsınız

Arkadaşlar gerek mail, gerek twitter, gerek twitter DM (mesajlar) yada buradan öyle yorumlar yapıyorsunuzki; ALLAH şahit nasıl duygulandığımı anlatamam..

sanırsınız; o an ruhum sevinçten cennette kuş olmuş dallar arasında uçuyor..

daha öncede söylediğim gibi, bloğuma binlerce insanın akınına rağmen ben bu siteden herhangi bir maddi gelir elde etmiyorum. gerek bloğumun servis sağlayıcısı google, gerek google a bağlı firmaların reklam tekliflerini geri çevirmekteyim..

ben bu bloğu gerçekten ve gerçekden gönüllere bir nebze sevgi bırakabilmek ve o gönüllerde, içersinde ırmaklar akan, koyu yeşil ağaçlı, Cennet gibi bir sevgi bahçesi oluşturmak için açtım.. (başarabildiğime ve başarmaya devam ettiğime inancım halis ve tamdır)

Elif Şafak'ın bir sözü var, buna bende katılırım. "çok biliyorum diyenden kaçınırım, yazı yazmak anlık iştir"

doğru söylüyor, kendini ilmin okyanusu addedsen "ne yazacağım" diye kıvranırsın, fakat içine bir anda öyle bir ışık doğarki; o ışığı kelimelere
dökebilmek için sabırsızlıkdan saniyeler seni yer bitirir..

arkadaşlar soruyorlar "öncelikle hangi yazıları okuyalım?"

arkadaşlar kendim yazmama rağmen okumakdan feyz aldığım yazıları sıralayayım, öncelikli okuyacaklarınıza kendiniz karar verin..

Cennet Nedir?

Ah Şu Yaşadıklarım..

ALLAH Nerede?

Cennet Bahçesi..

Nerede idim..

Susuz Gönüllere Dair

Sabahın Serinliği..

Gönl-i Demler

Sen..!

Aişe imiş..

Yarım,Tam'a Ulaşmadıkca Sukût Bulmaz!..

Adn Cennet'i

Yaratılmış En Büyük Güç: Sevgi

Uzayda Toz Zerresi Dünya

23 Eylül 2011 Cuma

Gerçek Resimlerle Eski İstanbul

Kendi Emeğimle Hazırlanmıştır. Full Ekran İzlemeniz Tavsiyedir

22 Eylül 2011 Perşembe

Hz. Muhammed'in S.A.V. Duası..


Ey Allahım! Ey yedi göklerin Rabbi! Ey yüce arşın Rabbi! Ey bizim ve her şeyin Rabbi! Ey Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı indiren!

Sen ilksin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen sonsun, senden sonra hiçbir şey yoktur. 

Sen belirginsin, senin ötende hiçbir şey yoktur. Sen gizlisin, senin dışında hiçbir şey yoktur.

Allahım! Bütün övgüler (hamdler) sana mahsustur. Sen yerin, göklerin ve bunlarda bulunan her şeyin sahibi ve mutasarrıfısın. Hamd sanadır.. 

Sen göklerin ve yerin ve bunlarda bulunan şeylerin aydınlığısın.


Sen göklerin ve yerin ve bunlar içinde bulunan her şeyin sultanısın..

Sen Hak’sın. Vaadettiklerin haktır. Senin huzuruna geleceğimiz muhakkaktır.

Sözün haktır Allahım, cennetin, cehennemin haktır.

Kıyamet hak, haşir ve neşir haktır.

Sana teslim oldum, sana inanıp bağlandım, sana güvenip dayandım, sana dönüp yöneldim, senin lutfettiğin delillere dayanarak tartıştım, her işimde seni hakem yaptım.

Beni bağışla, geçmiş, gelecek gizli ve açık sürçmelerimi affet. İlk sen, son yine sensin. Senden gayrı tapılacak yoktur.

Beni öğrettiğin şeylerden yararlandır ve bana, yararlı olacak şeyleri öğret. İlmimi artır..


Beni borçtan kurtar, beni yoksulluktan esenliğe çıkar.

Cehennem azabından Allah'a sığınırım."

Allahım, verdiğin rızıklara kanaat etmemi nasib et. Hatalarımı ört. Bana sürekli afiyet ihsan et. Beni affet ve ruhumu kabzettiğin zaman bana merhamet et. 

Allahım; beni, takdir etmediğin bir şeyi talep eder halde dünyadan ayırma. Takdir ettiğin şeyin bana ulaşmasını da kolaylaştır, 

Allahım, çocuklarımı ve bana hakkı geçmiş olanları, benden hayırlı memnunlukla memnun kıl. 

Allahım, beni, kendisi için yarattığın şeye vakit ayıracak hale getir ve beni, kendime zorla meşgale edindiğim şeyle oyalama. Bana azap etme.

Senden af diliyorum. Beni mahrum bırakma. Senden yardım istiyorum. 


Allahım, nefsimi nefsimde zelil kıl ve senin sânını benim benliğimde yücelt. 


Bana senin önünde boyun eğmeyi, senin rızan için hareket etmeyi, senin hoşlanmadığın şeyden uzak durmayı ilham et, ey merhametlilerin en merhametlisi..

21 Eylül 2011 Çarşamba

20 Eylül 2011 Salı

ALLAH Nerede?


Neden bu kadar kendimi ifadeleme çırpınışları içersindeyim?

neden her anımı salisemi, icersinde bulundugum durumu yaşadıklarımı,
gönlümün gördüklerini ve hissettiklerimi ifadeleme ihtiyacı ileyim? niçin?

köy bahçesinde ağaçların altında dalgın dalgın yürüyüp bunları düşünürken,
ağaçta olgun ve sapsarı bir armut gördüm.. ne kadarda sulu ne kadarda tatlı
gözüküyordu. avucumun içersine alıp kopardım onu, dolgun bir ısırık aldım.

hissettiğim gibi öyle sulu, öyle tatlı öyle haz veren bir lezzeti vardıki; gözlerimi
kapattığımda dimağımda bir ALLAH nuru şekillendi ve sanki kendimi bir vaha
içersinde yüzer buldum..

.. ve o an aradığım soru nun cevabı bir anda kafama dank etti..

evet.. hersey gibi, o meyvede, yaradılışındaki ALLAH ı bize göstermiş, dolayısı
ile emanetini gönle bırakmıştı..

aşağıdaki ırmağa indim. ne kadar serindi, sesi ne kadar hoştu. ayaklarımı
suya soktuğumda; ırmağın yaradılışındaki ALLAH, bir anda içimi ürpertti..

evet.. ırmakta emanetini gönle teslim etmişti..

çevreme baktığımda ağaçlar kuşlar, güzellikleri ile cıvıltıları ile ve o mis gibi koku ile yaradılışlarındaki emaneti gönle bırakıyorlardı..

kısaca kainatta herşey, "gören" gönle emanet borçlu idi ve
çılgın bir şevkle amanetlerini teslim etme yarışında idiler..
tıpkı yüreğim gibi..

..ve içimden şu sözler dökülüyor: insanların "ALLAH nerede?" demeleri; balıkların, içersinde yüzdüğü, maddi-manevi gıdalandığı denizi idraksizlikden, "deniz nerede?" demeleri gibidir..

Müslümanlığı Müjdeleyen, Bozulmamış İncil Bulundumu?

Arkadaşlar, bu konu hakkında size kesin olarak "şu şöyledir, bu böyledir" diye birşey söylemeyeceğim fakat, bu konu hakkında sizlerle kendi izlenimlerimi paylaşıp yorumu size bırakacağım..

bu kitabı ben iki kez okudum.. öncelikle., çok hoş, çok akıcı, çok sıcak ve kendime çok yakın bulduğumu söyleyebilirim..

idrakimce Kur'an ayetleri ile örtüşmeyen herhangi bir yerine rastlamadım. hz İsa'nın doğumu yaşantısı ve ölümü tıpkı ayetlerdeki gibi ve hz Muhammed'i müjdeliyor..

bu konuyu dikkate almamın ana sebebi; kitabın karbon testi ile 2000 yıllık olduğu anlaşılması, yani Kur'an dan yaklaşık 600 sene evvel yazılmış olmasıdır..

bu incil'den bir kaç parağraf:

Rahip cevap verdi: "....bize doğruyu söylemen için sana yalvarıyorum. beklediğimiz Tanrı'nın mesihi sen misin?" isa cevap verdi: "Gerçekten ben o değilim, çünkü o, benden önce yaratıldı ve benden sonra gelecektir." (l.&l.ragg, bl:96)
Hazret-i İsa kendisine: "Sen Allah'ın oğlusun diyen Petrus'a çok kızdı. Onu azarladı. Ona: "Sen benden uzaklaş. Çünkü sen fena şeyler söylüyorsun ve bana fenalık yapmak istiyorsun" dedi. Ondan sonra havarilerine dönerek; "Yazıklar olsun bana böyle söyleyenlere! Çünkü, Allah bana bunlara lanet etmek emrini verdi." dedi. (70.bab)

Ben kimsenin günahını affedemem. Günahları ancak Allah affeder. (71.bab)

Ben bu dünyaya, Cenab-ı Hakk'ın dünyaya selamet getirecek olan Resulunun yolunu hazırlamak için geldim. Fakat sizler dikkat ediniz. O gelinceye kadar bir çok yalancı peygamberler çıkabilir. Benim İncil'im bozulabilir. (72.bab)

şimdi sizlerle, bu İncil ile ilgili, Aydoğan vatandaş'ın yazdığı "Apokrifal" isimli kitabından bazı nüanslar paylaşacağım;

Soru: Barnabas İncil'i ile ilgili serüven nasıl başladı?

Cevap: Hikmet Yayınevi'nde çalıştığım dönemdi. 80'lerin başıydı. Bir gün dönemin Malatya Milletvekili İsmail Hakkı Şengüler'in ricasıyla bana, Süryanice papirüsle yazılmış iki sayfa geldi.
Bu sayfalar, bana gelene kadar birçok papaza götürülmüş ancak papazlar, metnin ne olduğunu anlamamışlar. Yaptığım tercüme sonucunda, metnin, Arami dilinde ve Süryani alfabesinde olduğunu ve bunun, Barnabas İncili'nin nüshaları olduğunu tespit ettim.

Soru: Kitap nasıl başlıyordu?

Cevap: Kitabın giriş kısmında; "Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından, Mesih'e vahyedileni, ondan duyduğum gibi 48 yıl sonra, aynen duyduğum gibi, Demir Nüsha
olarak yazıyorum. Ben Kıbrıslı Barnabas'ım" ifadeleri vardı.

Soru: Peki, nasıl bulunmuş bu İncil, anlatır mısınız?

Cevap: İncil, 1981 kışında, köylülerin avdan döndükleri bir sırada, şimdi Şırnak sınırları içinde kalan, o vakitler Hakkari sınırları içinde olan Uludere yakınlarında bir mağaraya girmeleriyle bulunuyor. Köpekleri mağarada kayboluyor. Ancak sesinin çok derinden duyulması üzerine, köpeği kurtarmak için ertesi gün uzun urgan sarkıtarak 150 metre aşağıya iniyorlar. Burada taştan yontma bir oda içerisinde, bir lahit ve bazı eşyalarla karşılaşıyorlar.
Önce Hz. İsa Aleyhisselam'a ait bir madalyonu çıkarıyorlar. Bu madalyonun, Paris'te bir müzede saklandığını öğrendim sonra. Lahitin kapağının açılmasının ardından, cesedin üzerinde İncil bulunuyor.İncil, köylülerin üzerinden, o sırada Babat Aşireti Lideri Korucu başı Hazım Babat'ın Babası Ferhan Babat'ın eline geçiyor önce.
Ferhan Babat'ın, İncil'in tarihi değerini anlaması uzun sürmüyor ve İncil'i satmak için girişimlerde bulunuyor. Babat'ın İncil için istediği rakam, 280 bin dolardı. Bu parayı dönemin Malatya milletvekili İsmail Hakkı Şengüler Bey, ödemeyi kabul etmişti. Ferhan Babat'la anlaşmaya varılmıştı. Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan'ın babası Mehmet Ali Arslan ile birlikte, İncil'i teslim almaya gittik. Ancak o sırada beklenmedik bir şey oldu. İncil bize teslim edilemeden Jandarmanın eline geçti. 2 yıl boyunca Jandarma karargahında saklı tutuldu. Ardından o sırada Kemal Başer Paşa'dan alınarak Genelkurmay Özel Harp Dairesi'nin eline geçti.

Soru: Peki, bu İncil'in tercümesi çalışmasına dahil olmanız nasıl haşladı?

Cevap: Ben Malatyalıyım. Turgut Özal, 1983 yılında Başbakan olunca kendisine
 ulaştım. Özal ile tanışırdık. 1986 yılında konuyu kendisine anlattıktan sonra, beni
Özel Harpçi Orgeneral Sami Karamısır Paşa'ya gönderdi. Önce beni epey sorguladılar. Amacımın ne olduğunu anlamak istiyorlardı. Ben, kitabın sadece tercüme boyutuyla ilgilendiğimi söyledim. Ardından İstanbul Balmumcu'da bulunan Özel Harp Karargahı'nda, Sami Karamısır Paşa ve MİT Müsteşarlığı da yapmış olan ve halen
hayatta olanHayri Ündül Paşa'nın görevlendirmesiyle, tercüme çalışmasına başladım.

Soru: Eser size ilk önce nerede gösterildi?

Cevap: Önce Ankara'da bulunan o zamanki adıyla Özel Harp Dairesi Başkanlığı'na gittim. Kitabı ilk orada gördüm. Birkaç demir kapıyı aştıktan sonra ulaşılan bir yerdeydi Kitap. Kitap, 1987 yılındaSami Karamısır Paşa ve Hayri Ündül Paşa'nın bilgisi dahilinde, İstanbul Balmumcu'da bulunan Özel Harp Karargahı'nda tercüme etmem için bana verildi. Ben burada her gün tercüme çalışmalarını yapıyordum. Tercüme parası da bana, Harp Akademileri Komutan Nahit Şenoğul Paşa, tarafından veriliyordu. Nahit Paşa daha sonra bana Harp Akademilerinde Koruyucu Envanter dersleri de verdirtti. Bu süre içerisinde, İncil'in 19 sayfasını da tercüme ettim.

Soru: Kitabın bu bölümüne kadar içeriğinden bahsedebilir misiniz?

Cevap: Tevhit'ten başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah'a eş koşmama. Komşulara yardımcı olma. Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ve ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacaklar!" ayeti vardı.                          

Soru: Sonra ne oldu peki? Neden yarım kaldı tercüme işi?

Cevap: O sırada Zaman Gazetesi'nden gazeteci Ahmet Ersöz Bey konuyla ilgili beni aradı. Bu konuyla ilgili benimle röportaj yapmak istiyordu. Sonra Ahmet Bey, bu İncil'i almak istediklerini söyledi. Ben deNahit Şenoğul Paşa'ya bunu ilettim. Şenoğul Paşa da, kitabın mikrofilmleri için 60 bin dolar istendiğini bana iletti. Ben de Zaman gazetesine giderek, Ahmet Ersöz'e konu ile ilgili tüm bilgileri verdim.
Yanılmıyorsam 1992 ya da 1993'tü. Ahmet Bey, paranın sorun olmadığını ancak mikrofilmlerin nereden çıktığının da belgeli olmasını istedi. Ben de bunu Nahit Paşa'ya ilettim. Bu olayın ardından askerler bir daha beni aramadı. Ben de bir süre sonra Nahit Şenoğul Paşa'ya giderek İncil'in son sayfalarını istedim. Burası son derece önemli. Zira Aziz Barnabas, bu İncil'i 4. nüsha olarak yazmıştı.
Ve İncil'in son sayfalarında, diğer 3 nüshanın nerede olduğunu da ayrıntılı olarak göstermişti. Bu vesileyle İncil'in son bölümlerini de tercüme ettim. Bu bölümleri adeta Fatiha gibi ezberlemiştim. Bu bölümde Hz. İsa'nın, Zaho taraflarında bir Hıristiyan köyüne geldiği de anlatılıyordu.

Soru: Peki, İncil'e Karbon testi yapıldı mı?

Cevap: İncil'in hem kapağına hem de sayfalardaki mürekkebe Karbon testi, İsmail
Hakkı Şengüler beyin girişimleriyle, Zürich'teözel bir kurumda yaptırıldı. Test sonucunda, malzemenin 2000 yılın üzerinde olduğu ortaya çıktı. Malzemenin yapımında; nişastave pamuk hamuru kullanıldığı da tespit edildi. İncil'in son sayfalarında da diğer
nüshaların nerede olduğu açıkça yazıyordu.

Soru: Bu İnciller neredeydi peki?

Cevap: Biri Davut Aleyhisselam'ın sarayında, Golan Tepeleri'nin batısında,
Taberiyye Gölü'nün doğu yamacında bulundu. Bu İncilde Arami dilinde ve İbrani alfabesiyle yazılmıştı.

Soru: Nasıl bulundu bu İncil?

Cevap: Bu İncil, 2002 senesinde bizzat benim girişimlerimle bulundu. Bir Alman
 firmasının sponsorluğunda yaptık kazı çalışmalarını. Bu çalışmaya İsrail eski Cumhurbaşkanı İzhak Rabin'in torunu Viktoria Rabin'in çok büyük katkısı oldu.
Viktoria Hanım, o sırada Boğaziçi Üniversitesi'ndeArkeometri Bölümü'ndeydi. Kendisiyle oradan tanışıyorduk. Dedesinin forsuyla, İncil'i rahat bir şekilde çıkardık. Orada en az bu İncil kadar başka değerli şeyler de bulduk.

Soru: Diğerleri nerede bulundu?

Cevap: Diğer İnciller'den biri, Suudi Arabistan'ın kuzeyinde, Tur Mağarası'nda bulundu. Bu İncil'i de Almanya'da çalışırken bir istihkam Binbaşısı olarak tanıdığım, şimdilerde emekli olmuş bir general olanCemal El Ammari buldu. Bundan bir süre önce de bana iki sayfasını getirdi. Bu İncil de, Barnabas'ın yazdığı İncil'di. Arami dilinde, Rumi alfabeyle yazılmıştı.

Soru: Ya diğeri?

Cevap: O daha bulunmadı. Süleymaniye, Zaho taraflarında bir yerde.

Soru: Peki Otantik Barnabas İncil'i, hala Özel Harp Dairesinin elinde mi?

Cevap: 2000 yılına kadar orada olduğunu biliyorum. Eşref Bitlis Paşa'nın oğlu
Selahaddin, liseden sınıf arkadaşımdı. Bu vasıtayla Eşref Paşa'ya da ulaşmıştım. Daha sonra Hayri Ündül Paşa ve HBB'den bir kameramanın da olduğu bir sırada, hep beraber mağarada incelemelerde bulunmuştuk. Tanıdığım generallerden edindiğim bilgilere göre; İncil, 2000 tarihine kadar hala Özel Harp Dairesi'ndeydi. Nahit Şenoğul Paşa, Harp Akademileri Komutanı olduğu sırada, 1997-1998 yıllarında, bana İncil'in son
sayfalarını da verdi. O sayfalarda:
"O ağzını açtı konuştu. Bir daha aranızda bulunmayacağım. Sen altını biriktirme. Onlar savaşta ölen şehitlerin; yetimlerinin ve dullarının malıdır. Sen, herkes için gönderilmiş bir peygambersin."ayeti vardı.
Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa'nın verdiği Barnabas İncili'nin son sayfalarında; bu demir levhaların nasıl yapıldığı ve Davut Aleyhisselam'ın kendi eliyle yazdığı Aramice Zebur ve Harun Aleyhisselam'ın bakır levhalara yazdığı, On Emir'in nerede olduğuna ilişkin bilgiler de vardı.
Bu son sayfalarda bulunan bölümlerde, Barnabas'ın, 4. nüshayı Davut Aleyhisselam'ın sarayında yazdığını anladım. İsrail eski Cumhurbaşkanı İzhak Rabin'in torunu Viktoria Hanım ile birlikte; Davut Aleyhisselam'ın sarayında, bir Alman şirketinin sponsorluğunda kazı yaptık.
Bu kazı sırasında hem II. İncil'i hem de On Emir'i bulduk. Bu İncil de, Arami dilinde yazılmıştı. Victoria Hanım, Etiyopya'dan getirilen bir Yahudi tarafından öldürüldü. Bu olayda İsrail Gizli Servisi'nin etkisi oldu. Victoria Hanım öldürüldüğünde, 27 yaşındaydı. Yaptığım tercümeyi okuduktan sonra, Müslüman olmuştu.

Soru: Peki siz tehdit edildiniz mi bu olayla ilgili olarak?

Cevap: 2003 yılında hastanede geçirdiğim kanser ameliyatı sonrasında, İsrail Büyükelçisi tarafından tehdit edildim. Büyükelçi ve yardımcıları tarafından, bana artık hiçbir şekilde bu konuyla uğraşmamam gerektiği söylendi. "İncil'i tercüme etmeyeceksin" dediler. "Aksi takdirde ilkokul diplomamı, Malatya'daki nüfus kaydını, lise kayıt defterini, üniversite kayıtlarını, yani hayatınla ilgili tüm hayati belgelerini sileriz" dediler.
Soru: Ama yine de tercümeyi yaptınız öyle mi?
Cevap: Evet.

Soru: Kimin için yaptınız bu tercümeyi?

Cevap: Bu tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak yaptım. Yunanistan'da, Markos Yayıncılık için yaptım.
Soru: Bu İncil, Genelkurmay için tercümesini yaptığınız İncil'le aynı mıydı?

Cevap: Evet. Genelkurmaydaki İncil'in tek farkı, tefsirli oluşuydu. Barnabas, Hakkari'de bulunan İncil'e bazı şerhler düşmüştü.

Soru: Peki Yunanistan'da bulunan Yayınevine bu İncil satıldı mı?

Cevap: Evet. Hem de son derece düşük bir fiyat karşısında. 60 bin dolar kadar. Bana 15 bin dolar tercüme parası verilecekti. Ama paramı vermediler.

Soru: Kim aracı olmuştu bu alışverişte?

Cevap: Veli Küçük'ün yaveri olduğu söylenen Adem Taşdemir adında bir arkadaş.

Soru: Peki bu İncil, İsrail'de bulunmadı mı?

Cevap: Evet.

Soru: Türkiye'ye nasıl sokuldu peki?

Cevap: Bunu Türkiye'ye sokan emekli bir üst düzey askerdi. Kendisini, Tuğgeneralliği sırasında tanımıştım. Viktoria Hanım kendisinden yardım istedi. Babasıyla Amerika'da beraber okumuşlar bir dönem. Tanışıyorlardı yani. Komutan, eseri, önce İtalya'ya götürdü.

Soru: Vatikan'a mı verilecekti?

Cevap: Evet. 350 bin Avro karşılığında, Vatikan bu İncil'i almak istedi. Ama Viktorya Hanım buna razı olmadı ve bunu engelledi. Bu arada Kardinal Mario'nun şöyle dediğini hatırlıyorum:
"Gökten İsa gelse bile, biz sistemimizi değiştirmeyiz. Biz bu kitabı, kütüphanemize koymak için almak istiyoruz."

Soru: Sonra ne oldu?

Cevap: Kitabı iade ettiler. Ben bu İncil'in mikrofilmlerini almayı başardım.


19 Eylül 2011 Pazartesi

Topkapı Sarayı

Kendi Emeğimle Hazırlanmıştır. Sağ Alttan Tam Ekran Yaparsanız Mükemmel Olur


 

18 Eylül 2011 Pazar

Adn Cennet'i



ALLAH ın "hu" ismine kani olan, cennetin kendinde ölmüş, ürpertici sessizlikde dirilmiştir..

geride "hu" dağlar, "hu" engin gök, "hu" koyu yeşillikler, kana kana içmekden doyumu olmayan ırmaklar kalmıştır..

Çünkü ALLAH, kendi Esma'sından olan, içinde sonsuz nimet ve ganimet barından; Cennet'le vucûda gelmiştir..

şu halûkarde dünyadada, seyredilen, içilen, tadılan, hazzın sonsuzluğunda yok olunan herşey, ALLAH'ın Esma'sından gayrisi değildir..
                                                 
"gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır..Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler.
bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için 
tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır" (Bakara-25)

17 Eylül 2011 Cumartesi

Hayır! Yıldızların Yerlerine Yemin Ederimki;



bu, hubble teleskobunun çektiği gerçek bir karadelik (black hole) resmidir..

kenar sınırlar içersinde ışığıda çektiği için, ortada karaltıdan başka birşey yoktur.
ortadaki bölümler olayı daha iyi anlatabilmek için, sonradan ilave edilmiş çizimlerdir.

bu deliklerden diğer fizik alemlerine geçiş imkanı vardır..

yıldız olgunluğunu tamamlamış, süpernova bir patlama ile yok olmuş, geride etrafından
geçen ışığın dahi yönünü değiştirip kendine çeken inanılmaz bir çekim gücü kalmıştır..

ayetteki kabuk mana budur..

ayetteki "öz" manada ise; madde alemine birebir benzerlikler bulunur..
yıldız kalp yeterli olgunluğa erişince bir anda yok olur (hiçlik makamı)

geride, alemdeki kalpleri inanılmaz bir güçle kendine (ALLAH'A) çeken
bir çekim gücü kalır..

fizik alemindeki gibi mana alemindede o kalpten girip, farklı alemlere geçiş
imkanı vardır..

"Hayır! Yıldızların Yerlerine Yemin Ederimki; Bilirseniz Bu Gerçekden Büyük Yemindir.."
                                                                                                                   El-Vakia 75-76

16 Eylül 2011 Cuma

Aişe İmiş..

yıllar önceydi.. nerede ise 230 bin beyti bulan eserleri (mesnevi, divanı-kebir, mektubat, mecû‚lis-i seba ve diğerleri)ni okumuş, Mevlana'nın gönül bahçesinin her alanında gezmiş, o bahçenin gölgesinde serinlemiş, ırmaklarında yıkanmış, yemyeşil ağaçlarında kuş cıvıltılarını dinlemiş, çimlerinde alabildiğine yuvarlanıp sırt üstü göğünü izlemiş ve o bahçenin atmosferini komple ciğerlerinde şerh etmiş biri olarak henüz Konya'ya gitmemiştim..

İstanbul'dan Antalya'ya uçak, oradanda karayolu ile Konya'ya geçme tavsiyelerine kulak tıkayıp, Haydarpaşa garından trenle gitme kararı aldım.. çünkü tren yolculuğunu seviyordum. bunun gerekçesi ise yolda dağları, ovaları koyu yeşillikleri, ırmakları kısaca tabiatı herşeyiyle gözlemleme imkanı bulmamdı..

velhasıl Konya'da indik. arkadaşlarla ilk olarak Konya'da kalacak yer ayarladık. onlar o yorgunlukla otelde uyuma kararı aldılar, ben ise vakuri-yyet bahçesi bu şehirde dolaşmak üzre şehre daldım. ilk olarak gittiğim yer meşhur Alaaddin tepesi idi. bu tepe devrin Selçuklu Sultanı, Sultan Aladdin tarafından yapay olarak oluşturulmuş ki, Konya'nın en yüksek tepesi.. (İstanbul'daki dragos büyüklüğünde birşey)..

yani ben oralarda içersine düştüğüm o manevi havayı hiç bir şekilde tarif etmem mümkün değil. siz akşam üstü parlament mavisi göğün insana verdiği, eğzotizmin doruğunda o havayı bilirmisiniz..

oradan kent merkezine ilerleyip Mevlana türbesine girdim,. geniş açılı yüksek tavanlı bir yer. o an bir ney yayını başladıki; mesnevi nin ilk beytlerindeki "dinle bak ney ne diyor, ayrılıklardan nasılda şikayet ediyor. beni kamışlıkdan kestiklerinden beri, inliyor feryadımdan kadın erkek" sözlerindeki o iç yakıcılığın aynısı..

içerde dünyanın her yanından gelmiş bir sürü insan, nerede ise o egzotik ve esrarengiz hava ile ağlamamak için kendilerini zor tutuyor. fakat yükselen burcum yoğun duygulu balık olmamdan dolayı, sanırım ben en zor durumda olandım.. kollarımı bağlayıp duvara yaslandım. ne kadar kendimi tutmaya çalışsamda olan oldu ve yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başladı..

kafamı kaldırdığımda bir Fransız turistle göz göze geldik. ...ağlıyordu..
göz göze gelişlerden çabuk utanan biri olarak başımı öne eğdim, fakat  çok şaşırtıcı ve apansız bir hareketle yanıma geldi ve sarıldı.. onu itemedim engelleyemedim yada hayır diyemedim. başını omzuma koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti.. içinde sanki yüzmilyarlarca yıllık bir dolgunluğu okyanuslar gibi boşaltıyordu..

dışarı çıktım ardımdan geldi. gözlerimin sanki Fransızca bilen rehber aradığını anlamışcasına çat pat Türkçesi ile "hayır gerek yok" dedi.. yanyana yürüyüp konuşmaya başladık. ismi "Aida" imiş, Fransa'da bir üniversitede  akademisyenmiş, yıllardır hep gelirmiş.. içimde o "bahçe" ye dair bir çok şeyi gönlüne bıraktım..

geç olmaya başlamıştı, otele dönmem gerekti.. ayrılırken şunu dedi; "yüzünü döndüğün güneş üzerine (yani inandığın ALLAH'a demek istiyor) söz ver, yarın o bahçeyi bir daha anlatacaksın.."
yani öyle bir noktadan girdiki yine hayır diyemedim..

bir gün sonra gündüz saat 10 civarı buluştuk. Şems'in mezarına gittik, Selçuklu'ya ait eserlerin bulunduğu yerlerde dolaştık.. şehirde öylece gezdik.. ben anlattım o dinledi.. ben kuğu gibi anlatıyordum, o bebek gibi dinliyordu. ben bebek gibi anlatıyordum, o kuğu gibi dinliyordu..

..akşamleyin  kendisini kafilesiyle Fransa'ya uğurladık..

6 ay sonra mail attı, Müslüman olmuş, ismi Aişe imiş..

Kaçmayan Kumrular

Kendi Çekimim

Sen.!

Ses desem.. değilsin!

Işık desem.. değilsin!

Can mısın, cânân mı;

Aşk mısın, aşık mı yoksa maşuk mu?!!

Hangisisin bilemedim...

Hiçbirine sığdıramadım seni..


Sen; hakikat..

Sen; Gönül..

Sen; Ben

Sen;  Gönlümün gördüğü..

Sen ; Sabah serinliğinde açan çiçek..

Sen ; Eminönü vapurunda içilen bir bardak çay, içinde eriyen şekerler, havaya savurduğum bir nefes duman

Sen : Kadıköy rıhtımında havada uçuşan martılar

Sen ; Sonbaharda dökülen yapraklar

Sen ; içimdeki heyecan...

hayır hayır bildimki anlatılamayan sen...

Işıklar Dökülüyor Sağnak Sağnak Semalara...Gönle Nur Doluyor Sonsuzluk Kadehinden..

15 Eylül 2011 Perşembe

Yarım,Tam'a Ulaşmadıkca Sukût Bulmaz!..

İnsanoğlu, iç dünyasında bir arayış, devamlı sıkıntı halindedir.

nedir bunun sebebi ?

nedir insanoğlunu sebebini çözemediği, hüzünlere boğan şey?

bu ne büyük arayış, ne büyük ızdıraptırki dindirebilmek  için yada hafifletebilmek için kimimiz kendini işine verir dünya metaı ile durumu aşmak ister, kimimiz kendine hobi bulur, kimimiz kendini derslerine verir, kimimiz spora, kimimi hayvan besler, kimimiz evlatta ve dünya malında çoğalış yoluna giderek bir şekilde kendini açmaza sokan boşluğu doldurmak ister.

Ama her ne olursa olsun sonunda bu durumların kendini kurtarmadığını,bunların, iç dünyasındaki boşluğu doldurmaya yetmediğini sonunda mutlaka fark eder.

Çünkü her ne olursa olsun,

YARIM,TAM A ULAŞMADIKÇA SUKÛT BULMAZ!...

Şimdi; önümüzde sınırsız özellikte ve ucu bucağı olmayan bir okyanus olduğunu düşünelim..bu denizden, zerre miktarı parçanın kopup kavurucu sıcaklıkta bir çöle düştüğünü farz edelim. ne oldu? bu küçücük su zerresi çöl ortasında bir yok oluş süreci tehlikesi ile karşı karşıya kaldı değilmi?

Şayet bu küçücük su zerresinin hisleri ve duyguları olduğunu farz edersek,onun devamlı şekilde OKYANUS'a olan hasret acısı ile yanıp kavrulduğunu, içinde bulunduğu durumdan dolayı devamlı şekilde gölge aradığını görürüz.

ALLAH elbetteki  her şeyden münezzehtir. ama şayet bu örnekte:

Okyanus =  ALLAH
Su zerresi =  İnsanoğluna üflenen RUH

Şeklinde farz edersek, "YARIM TAM A ULAŞMADIKÇA SUKÛT
BULMAZ" sözü böylece haksöz olur.
Bunu şöyle bir formüllede izah edebiliriz:

Sürahideki su =  ALLAH
Bardaklar    =  Bedenlerimiz
Sürahiden bardaklara aktarılan su =  Meydana gelen RUH
Bardaklardaki suyun birbirine karışımı =  Oluşan AŞK

Sonra bu karışımın tekrar sürahiye iade edildiğini düşünürsek:

"NE CENNET HEVESİ NE CEHENNEM KORKUSU YALNIZCA AŞK TIR
KİŞİYİ RABBİNE ULAŞTIRAN"  sözü hak olur.

"Sen yücesin,
bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibisin"
                               (Bakara Suresi, 32)

14 Eylül 2011 Çarşamba

2012 Kıyametmi?

şimdi arkadaşlar, sadece Türkiye'de değil tüm dünyada şu aralar insanları sirkülasyona sürükleyen bir konu bu:  2012 kıyametmi yada nedir?

ben bu konuyu uzun yıllardır araştırıyorum ve elde ettiğim bazı çarpıcı verileri sizlere anlatmak istiyorum.. bilindiği gibi bu konuyu ilk ortaya atan; binlerce yıl evvel yaşamış maya uygarlığı idi; şimdi "aman yaa salla gitsin, onların dediğine neden inanalımki?"  diyemiyoruz. 

neden diyemiyoruz? çünkü adamların takvimlerine baktığımızda, kendilerinden binlerce yıl sonra gerçekleşmiş olan, dünyanın geçirdiği manyetik alansal 4 ayrı kutup değişimini bilmişler ve bunu günü gününe takvimlerine işlemişler..
bugün eldeki verilere baktığımızda, evet dünya'nın 4 kez manyetik alan değişimine uğradığını görüyoruz.
sadece bununla kalsa yine iyi, oluşturdukları 26 bin yıllık takvimlerinde yıldızların konumunu öyle bir belirlemişlerki tek günlük sapma yok..

arkadaşlar, bugün dünyanın süper gücü ABD nin elindeki Nasa dahi, ellerindeki en gelişmiş teknoloji ile böyle bir şeyi değil yapmak akıllarının ucundan dahi geçiremiyorlar.. çünkü mantığa göre hayal ötesi birşey bu..

ilginç olan bir diğer veri ise sadece mayalar değil, birbirlerinden binlerce yıl aralıklarla ve habersiz yaşamış diğer kadim uygarlıklarında takvimlerinin 2012 de son bulması..

şimdi.. buraya kadar veriler böyle..

kendi kanaatime göre, dünyanın sonu bab-ında fiziksel bir kıyamet beklemiyorum, zaten ALLAH kur'an da kıyametin zamanının kendine ait olduğunu, bunu kimsenin bilemeyeceğini bildirmiş.. buraya kadar amenna..

peki nedir öyleyse bizi bekleyen?

ben şahsen fiziksel bir yıkım değilde, dünyada bir düşüncenin sonu ve yepyeni bir ufkun başlangıcı olarak görüyorum bunu..

şimdi arkadaşlar, şöyle bir dünyanın gidişatına göz atarsak,  orta doğuda "firavun" adl edilen başların ve liderlerin tek tek yıkıldığını görüyoruz.. sadece bununla kalmıyor, dünyaya genel olarak bakarsak ABD'nin ufak bir esinti ile yıkılacak, iskambil kağıdından hali ortada.. Avrupa'ya bakarsak Yunanistan'ın İngiltere'nin ve özellikle euro ya bağlı ülkelerin tamamının hali ortada..

Türkiye'ye bakarsak, zulm eden, kaos ve karanlıkdan beslenen düşüncenin sonunun geldiğini, bununla birlikde bundan nemalanan çevrelerin, bir geleceklerinin olmadığını önlerinin kapalı olduğu görünüyor. yani sizde şöyle bir bakarsanız; görünen köy kılavuz istemez..

o halde arkadaşlar, şu halde evrensel olarak bahsedilen değişimin tam göbeğindeyiz zaten. öyle değilmi?

bana göre, sadece bununlada kalmıyor. toplum içersinde "sevgi ve vicdan"ı ile değilde; egosuyla, gururuyla, hırsıyla, gösterişiyle, malı mülkü ile yada gücü zorbalığı ile yer edinmiş her kişi kurum ve kuruluşun sonu bu..

ben  şahsen 2012 sonrası sadece sevgi, şevkat ve özellikle VİCDAN ın  ayakta kalabildiği yepyeni bir ortam  hayal ediyorum.

Eminönü'nde Ekmek Arası Balık

kendi çekimim, sağ alttan full ekran yaparsanız, tadında görüntü elde edersiniz

12 Eylül 2011 Pazartesi

Nerede İdim..

minicik bir balık idim. içinde yüzdüğüm, nimetlerinden ziyadesi ile faydalandığım, bununla birlikte
"nimet nerede?, deniz nerede?" diyen habire hazine ve denizi arayan bir densiz idim.

ömrüm baki idi. yüz milyar yıl hazine ve denizi aradım bıkmadan usanmadan..
bir gün bir balıkçının oltasına takıldım balıkçı bir savurdu kaf dağının ardında kupkuru susuz bir çöle düştüm.

nefessiz kalmış can çekişiyordum, bir türlü ölemiyor kıvranıyordum.
sonsuz acılar içersinde geçmişim bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akmaya başladı.

işte o zaman dank! etti ki; meger ben buralara atılmadan evvel aradığım deniz ve hazine'nin tam içersinde imişim..

ne varki iş işten geçmişti. deniz içersinde değil üzdüklerim ve kırdıklarım;
en nefret ettiklerim bile gözüme bir Nur parçası görünmeye başladı, gercekten aslıda bu idi...ne olduklarını bilmeseler dahi..

(O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı herşey ile haberlenir.. Kıyamet 13)

ben ki; bir karıncanın dahi himmetine muhtaç kalmış avazım çıktığı kadar bağırmakda idim, ama duyurmak ne mümkün.

(hiç kimsenin kimseye yardımcı ve şefaatçi olamayacağı günden sakının... Müddesir: 48)

evet, bana yalnızca ALLAH yardım edebilirdi... göz göze geldik.

(hayır! hayır! o gün kaçacak saklanacak yer yok.. varılacak yer yalnizca Rabbinin huzurudur.. Kıyamet 11-12)

utançla yüzümü öne eğdim. zira bu göz göze geliş, zamanında meğer içersinde oldugum sonsuz nankörlüğü yüzüme çarptı. başım öne eğik yalvardım yalvardım, yalvardım..
tam yüz milyar yıl.

ta ki çocukluğumdan o güne deniz içersinde değil aldığım nefes; -maddi manevi- gıdalandığım, o zamanlar fark edemedigim, ve bu körlükden dolayı sonsuz şükrünü eda etme bilincinde olmadigim en zerre nimetin hesabını dahi sonuna kadar verene dek..

bir nidacı dalga geçer gibi güldü "hey sen! denizin içersinde iken, günahlarının denizlerin köpükleri kadar dahi olsa ALLAH dan ümidini kesmeyecegi naralari atan sen!.
orada atıp tutmak kolaydı şimdide sözünü tutsana" dedi..

çaremmi vardı ya tutacak ya tutacaktım.. yüz yıl daha böyle geçti..

bir gün, "sevin sevin" denildi. bir yağmur bir velvele ortalığı sardı nehirler oluştu, denizle birleşti.

yüzerek denize kostum. artık ben eski ben değildim, neyin ne olduğunu birebir yaşayıp öğrenen, Deniz'in ve Hazine'nin nerede olduğunu iyi bilen"kıyam" "et" (uyanan ayağa kalkan) idim.

ögrendimki binlercesi sözünü tutmamış..

10 Eylül 2011 Cumartesi

Uçaktan İstanbul

Kendi Çekimim, Sağ Alttan Full Ekran Yaparsanız Mükemmel Görüntü Elde Edersiniz

9 Eylül 2011 Cuma

Yaratılmış En Büyük Güç: Sevgi

Yeri kaldıran

Göğü donatan

Arş ı var eden

Alemlerin RABBİ olan ALLAH ın adı ile.

Mühürlenmemiş yüreklere giriş izni veren ALLAH a hamd olsun.

yaratılmış en büyük güç: GÖNÜL GÜCÜ VE SEVGİ

evet sevgi;

bir çiçek nasıl susuz yaşayamazsa, bizlerde sevgisiz yaşamaya asla muktedir değiliz. eğer bir yok oluş süreci birlikteliği yaşamak istemiyorsak mutlaka ve mutlaka bu kavramı yakalamak zorundayız..

bu bizim yaratılış özelliğimiz. esasen bizler her ne kadar farkına varamasakta hepimizin tek amacı bu kavramı yakalamaktır.

bizler her ne kadar insanları sevdiğimizi sansakta aslen bu böyle değil; dolayısı ile ALLAH'ın insanlar üzerine ilhakını severiz.ancak biz bunu farketmeyip kişiyi sevdiğimizi sanırız.  aslen bizim sevdiğimiz kişi değil; dolayısı ile ALLAH tır.çünkü onun nuru kişinin üzerine ilhak etmiştir.

ne varki,  insanlar çoğu zaman bunun farkına varamazlar. kendilerini sevgi kavramından uzaklaştıracak ve yok oluşa götürecek her şeyi yaparlar.bunlar en başta gurur, kibir,büyüklenmedir. insanlar her nedense aslen kendilerinin hakir bir sudan (meni) yaratıldığını, yoktan var edildiğini, hiçliklerinin farkına varamazlar.

insanoğlu, ALLAH ın her saniye korumasına muhtaç, yoktan onun merhameti ile yaratıldığını artık farketmelidir. çünkü bilmelidirki insanoğlu kendinin ne olduğunu farkettikçe ve bunu kabul edip içine doyasıya sindirdikçe gerçek yükselişe geçebilir. eğer birde ALLAH ın sevgisini kazanabilmişsen bunları gerçekleştirip, işte sana en büyük zenginlik..

çünkü artık ALLAH herşeyi  ayaklarının altına sermiştir, her şey seninledir, uzaklık-yakınlık, zaman-mekan kavramları senin için geçersiz kılınmış, herkes sevgilin olmuştur. ALLAH böyle olsun istemiştir...


çünkü sen RABBİNE aşık olmuşsundur, RABBİNDE seni sevmiştir artık...

"Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.
Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah
onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz
Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip, kurtuluş) bulanların ta kendileridir".
(Mücadele Suresi, 22)

"Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 71).

8 Eylül 2011 Perşembe

Ah Şu Yaşadıklarım..

o zamanlarin elit şımarık çocuğu ben, birisini gördüm pazarda. gerçekden ve gerçekden o dilenci degildi çalışamayacak kadar fiziken magdurdu..

"acaba birileri bir iki lokmalık birşeyler verirde, çocuklarıma götürebilirmiyim" ümidi ile yanaştığı tezgahlarda pazarcıların gözlerine bakıyor, yüz bulamayınca sanki içi ağlar gibi gönlü doluyor, boynunu büküyordu..

.. ah o mahzun boyun büküşü ah.. hala gönlümden gitmez..

içimde o an açılmış yaranın yüzümde belirginliği fark edilmesin diye bir kuytuya gittim..  kendimi toparladım oraya koştum, ama adam yoktu gitmişti. nasıl olurdu ALLAH'ım, onu bulmalı idim.

saatlerce aradım onu, tam ümidimi kesmiştimki pazar çıkışında kaldırımda ağlamaklı oturur buldum onu..
önceden hazırlamış olduğum bir miktar parayı cebine soktum . canının istediği bir çok şeyi alıp arabayla evine bıraktım.

tam gidecekken "gel ALLAH için bir çayımı iç" dedi asla incitemezdim. içeri girdim soğuk bir gündü, derme çatma bir ev, içerde sac tenekeden soba vardı.
tahta parçaları ile yaktığı sobanın üzerinde çay demledi. ben ömrü hayatımda bu kadar lezzetli, haz veren içine gönül katılmış  bir çayı daha önce hiç içmemiştim..  çıkarken bana üstü gazete kağıdı ile sarılı bir paket verdi ve şunu dedi:
 "ALLAH sana bir Hz İsa ilmi, bir Muhammed s.a.v şevkati doldursun içine, ve öyle bir gönül sahibi ol-ki, sonsuzluk gönlünde toz zerresi olsun"

eve gidip paketi açtığımda, türkçe meal Kur'an idi, aylarca okudum onu. fakat hiç bişi anlamıyordum. artık öyle zoruma gitmeye başladıki; "ALLAH'ım ne oldu, unuttunmu beni? yoksa sevmiyormusun?" diye ağlamaya başladım. çünkü ben kelimeyi değil, kelimenin ardındaki manayı arzuluyordum..

içimden bir ses, olaya temelden başlamam gerektiğini söyledi. bir kitap evine gittim, hangi kitabı alacağımı dahi bilmiyordum. içimden gelen her kitabı poşete koydum. hesabı ödemeye geldiğimde , ayrı bir şok yaşadım.

adam dedi: "oğlum bu kitaplar bizde, yoktu sen nerden buldun?"  "amca nasıl olur vallahi raflardan aldım"

ücret listesindede bulamayınca cüzzi bir miktar para aldı.
bir kaç yıl böyle geçti..
bir gün biri, bir ayetin anlamını sordu, ben bir başladım anlatmaya sanırsınki, denizler mürekkep, arz üzerinde ağaçların tamamı kalem olsa anlattıklarımın sonu gelmeyecek, sanki sonsuzluk gönlüme ram olmuş..

aynı zamanda, kendi anlattıklarımdan kendimde çok şey öğreniyordum. sanki içime bir melek girmiş, anlatan o idi..
..ama hala eksik bişiler vardı, bunu içimdeki sıkıntıdan ve sanki hala bir yerlerde kapalı kalmışlıkdan anlayabiliyordum..
anladımki orası hala sonsuzluk degil, orası sadece 3 ve 4. boyutlara ait mekanlarmış. hala yarmam gereken gökler varmış, bunu yapabileyimki hiç bir şeye ve hiç biryere sığmayan ruhum çıksın gitsin özgürlüğe kavuşsun..

birgün evde net arıza yaptı. çıktı almam gerekti bir net kafeye gittim işimi gördükden sonra pc dosyalarını karıştırmaya başladım "Mevlana'dan kıssalar" isimli bir dosya buldum ilgimi çekti.
onu e-kitap a çevirip telefona yükledim.

(zaten o günden sonra herşeyi telefondan e-kitap olarak okuma alışkanlığı başladı. istedigim herşeyi netten indirip, kışın kar yağarken dahi geceleri yorganımın altında okuyabiliyordum. çok pratikdi binlerce kitabı külfetsizce her daim yanımda taşıma olanagi veriyordu. zaten teknoloji gelistikçe daha geniş ekran daha konforlu tel ile değişiyordum)

bunların bir kaynağı olmalı idi meger mesnevi imiş, 28 bin beytlik mesneviyi tel e indirdim daha üst boyutlu şeyler anlatıyordu, henüz kelimenin ardındaki o manayı yakalayamıyordum ama önceki gibi panik yapmıyordum artık.

bir kere bir kapı açılmıştı, her yolun sonunda baska bir yola açılan bir kapının varlığını biliyordum, hersey idrakimde gizli idi. idrakim açıldıkça o kapılar idrakimle paralel açılıyordu. ama şimdi burada dışarıdan ayrıntı gibi gözüken, fakat aslında önemli bir noktaya vurgu yapmadan geçemicem;

idrak-i, bunu ne kadar arzuladığına ve bu ugurda ne kadar sebat ettiğine paralel, dilerse ALLAH genişletiyor. bunun kitaplarla alakası yok, kitaplar ancak sana "aa o da aynısını söylüyor, aa o da gönlümün gördüğü aynı şeylerden bahsediyor" dedirtip aslında kafayı yemediğini izah edip üzre oldugun yolda seni sana onaylatıyor..

..ve ben anladımki kaderin bana tevafuk ettirdiği kitaplar, yüzde yüz bana eşlik ettirici türden oluyor..

o zaman dank ettiki; biri beni gözetliyor. yaptığım her hareketin, üzre olduğum her düşüncenin idrakinde. neye ihtiyacım varsa ve hususda kendimi neyle yada hangi kitapla onaylamam gerekse onu karşıma çıkarıyor..

..sonunda mesnevi yi okumaya basladım, ama ben artık eski ben değildim, o bahçenin bir kez olsun tadını almış biri olarak, içi sonsuz hasret ızdırapları ile yanan, bir aşık tım..


6 kalın ciltlik bir kitaptı bu, okumamın 33. gününde orta ciltlere geldiğimde bir gece yarısı kelimelerin artık silindiğini ve yalnızca ardındaki mana nın benle konuştuğunu fark ettim..

sanki o beni gözetleyen, kelimenin ardında mana olmuş, kainata sanki benden baska hiç kimse gelmemiş gibi direk gönlüme hitap ediyordu. bunu fark ettigimde şok oldum.
elimdekini bırakıp, şaşkın şaşkın hayıfla tavana bakarken " neredesin, yoksa bu odadamı" demişim.

tekrar kitaba döndüğümde okudugum şu cümleler şaşkına çevirdi:

 "alık alık tavana ne bakarsın a şaşkın, ALLAH'ın herşeye ka'adir oldugunu bilmiyormusun"..

Uzayda Toz Zerresi Dünya


Geçen gece saat 10 suları falandı, ablamın kızı yeğenimle balkonda oturuyorduk..

17 yaşında üniversiteye hazırlanıyor. çay demlemiş getirmiş yanıma oturdu hava olabildiğince sessiz ve esrarengiz, gökte yıldızlar raks ediyor..

merakane gözlerle gökte yıldızları izlerken neler düşündüğünü hissedebiliyordum.. söze girdim..

-dünyamızında içersinde olduğu  galaksimiz yaklaşık 300 milyar gezegen ve yıldız barındırır, bu samanyolu galaksimizi oluşturur.. bununla birlikde galaksimiz gibi 500 milyarın üzerinde galaksi  vardır.. buda evrenimizi oluşturur, bu boyutlar içersinde dünyanın evren içersinde yeri, uçsuz bucaksız sahrada havaya savrulan tek toz zerresi gibidir..

(derken burada duraklayıp düşünmeye başladım; o halde insan, bu boyutlar içersinde sahrada  toz zerresi üzerinde yaşayan, moleküler yada bakteri büyüklüğünde birşeydir.. peki nerede ise yok hükmünde halde iken, insandaki bu gurur ve kendini halt sanmalar ??? "küçük dağları ben yarattım" havaları ne oluyor??? tamamen komedi ve aptallık bu.. insan kendini bu kadar iğrenç bir duruma düşürsün, akıl alır gibi değil)

-şimdiye kadar tesbit edilen en büyük gezegen  1500 ışık yılı hızı uzaklıkdaki (saniyede 300 bin km yani ışık hızı ile gidilse dahi 1500 yıl sonra varılabilecek bir alan)  Herkül takım yıldızında bulunan  TrES-4 olup dünyadan 32 bin kat büyüktür..

evrenin uzak köşelerinde bulunan quartz yıldızlarının yapı taşlarını oluşturan atom ile elektronları  arasında boşluk olmadığı için bu yıldızların bir çay kaşığı miktarı tam 500 milyar ton gelir..

ömrünü tamamlayıp enerjisini tüketmiş devasa bir yıldız süpernova bir patlama ile infilak eder.. geriye öyle akıl almaz bir çekim gücü kalırki (öyleki önünden geçen ışığın yönünü dahi kırıp kendine çekecek kadar) herşeyi içine çeker.. bu çekim gücü tam 11 milyon dünya kütlesini bir toplu iğne başı boyutuna küçültebilecek kadar güçlüdür..  (the black hole -kara delik-)
(hayır yıldızların yerlerine yemin ederimki bilirsenizki bu gerçekden büyük yemindir- vakia-75)

sersemler gibi oldu, başı dönüyordu sanki.. sustum..

7 Eylül 2011 Çarşamba

Cennet Bahçesi..

Bir damla suda kainat

Yine o dut ağacı altındayım..

şunu düşünüyorum; bir yaratıcı bu kadar kaprisli olamaz,acı çektirmeyi seven olamaz.ayrılıklardan zevk alan olamaz..

o halde bunlar sadece hayalimizde, zarlarını yırtıp yek vücut olamadığımız, kendi baloncuk
evrenimizde..

ama artık yırt şu evrenimizin göğünü yaradanım, yırt ve vahdedinin bahçesinde bir araya getir..


evet..  öyle bir bahçe hayal ediyorum dağların ardında..

evimizin önünde şırıl şırıl akan ırmaklar..,yanı başında rengarenk gül bahçeleri, hemen yanında envayi çeşit meyve bahçeleri..

vildanlarımız olsun  hizmet eden..  istediğimizde yok olup, bizi o alemde başbaşa bırakan..

yasla sırtını sedr ağacına, taklalar atayım etrafında, kelebekler takayım saçlarına, kemanlar çalayım kuğu gibi..
nazlan sen ey..!! sonsuzca nazı ile arş'ı titreten.. nazlanki can bulsun ceylanlar, nazlanki kan kırmızı olsun güller..

sal ayaklarını ırmağa, balıklar dolaşsın etrafında.. saklambaç oynayalım seninle, düşünce dizleri kanamayan..

çekilelim gün batımıyle şadırvan havuzlu bahçemizin üstü üzüm ağaçlı tahtımıza..

ellerinle kömür ateşinde kahve yap ve sun, içinde varlığıma sonsuz aşkın olsun..

Oturuver yanıbaşıma, dizlerime koy ipek saçlı başını. saçlarına dolaşsın parmaklarım. hikayeler anlat şehrazat misali..koklayayım saçlarını eğilip bir nefeste erir gibi..

el çırpalım donatsın etrafımızı dilvinler vildanlar, meyveler sunsunlar taşan altın tabakda çeşit çeşit..,
sunsunlar elmas kadehte abu hayattan saraplar, içince sonsuzluğa üfüren..
eğlendirsin bizi madrabaz ve soytarılar kahkahalara boğulana dek..


işte el ayağın çekildigi, gecenin büyülü sessizliği,..

dolunay çıkmış iç titreterek..

tutayım kaçak aşıklar gibi elini, gidelim şellaleli göl dibine.. uzanayım dizlerine, ellerin saçlarımda hikayelerine devam ederek..

avuçlarıma sular doldurup damlatayım dudaklarına, bir damla suda kainati seyrederek..

ve...

içeyim kainatı, dudaklarına kapanarak..

6 Eylül 2011 Salı

Susuz Gönüllere Dair..


Susuz gönül, Hz İbrahim'in yürüdüğü kuru topraklara benzer..
kuru toprak deyip geçme, birinde boş ve manasız görünen, diğerinde o topraklara ekilen sevgi ve muhabbet tohumlarıyla yetişen gül bahçelerini, koyu yeşil ağaçları engin yeşillikleri, dolayısı ile filizlenen cenneti görebilir.. 
zira Mevlana derki "susuzlar suyu arar,su ise susuzları arar şu alemde..." 
benim için tek başına "su" olmak sanıldığı gibi gerçekten pek bişi ifade etmiyor.
denizler mürekkep, arz üzerinde ağaçların tamamı kalem olup sonsuzluğu resmedebilmekde tek başına bişi ifade etmeyebiliyor.. 
bazan Kadıköy'e iniyorum bir çay bahçesine oturuyorum, bir çay söylüyorum ardından bir sigara..   aldığım bir nefes duman, denizin enginliği ve martıların çığlığı eşliğinde gönlümü alıp taa cennetlere götürüyor..
ne varki, güneşin ışığını yine kendine yansıtacak bir ay (ayna) olmadıkdan sonra ummanlarım boşluğa savrulup gidiyor..
..ki ALLAH dahi aynı dertten muzdariben kendine ayna kainatları yaratmışken,"ayna" sızlığın hançerinin şu biçare gönüllere açtığı yaraları, artık vargit sen düşün..

Bir İstanbul Resitali


kendi çekimim.. sağ alttan full ekran yaparsanız, mükemmel görüntü elde edersiniz

Gönl-i Demler

13 şubat 2011
20.27

İstanbul'a 230 km uzakta evini istanbul'u özlemiş, yorgun.. işlerinden dolayı bir gece daha burada kalmak Zorunda olduğu için üzgün azcıkta hayal kırıklığı içinde, birazda kendini garib hisseder halde Bursa'da Osmanlı'dan kalma ahşap bir yapının insanın içini ısıtan halinin motele dönüştürülmesi ile minicik sirin odasında.. Harfleri koyvermiş yazıyorum..

21.03

az evel motelden çıkıp ulucaminin çeşmesinde yüzümü yıkayıp bu soğukta kana kana suyunu içtim "merhaba tanıştırayım bu benim yorgunken bazan içine düştüğüm manic (hayatı tii ye alan gerekçesiz neşe) halim. Memnun olmadın dimi eh ne yapalım bu seferde umduğunu diil bulduğunu ye bakalım"

22.33

şimdi daha iyiyim. motele geri döndüğümde giriş katında ortak oturma yerinde tv izlerken içi buruk pazarda annesini kaybetmiş çocuklar misali halim öyle belli olmuşki burayı işleten yaşlı amca ve teyze şevkatle yanıma oturdular "hanım kalk sıcak çay getir evlada" dedi amca. teyze dizleri kütürdeyerek kalkarken böyle bir şevkate icim ezildi ağlamamak için derin derin nefes alıp verdim. çaylar geldi baktım yanında köy tulum peynirli sacda pişmiş gözleme.. içimden "ALLAHIM kölen olayım trilyon yıl kapına köle olunsa Senin hakkın neyle ödenir " diye kendi kendime tuhafsandım. ütopik değil harbi-harbi tuhafsandım

14 şubat 2011
06.33

sabahın erken saatleri..
dışarı çıktım hani Bursa'nın cumalı kızıl köyünde kınali kar diye bir film çekilmişti, işte buraya böyle bir manevi koku hakim. hava ağır puslu soğuk..bir çay bir sigara.. ne yazayım gönlümün gördüklerini milyar yıl kelime etsem hangi kelama sığar.

13 mayıs 2011
17.48

şu an Kadıköy'de denize nazır çay iciyorum.. kıyıların sessizligini bozan kadife dalgalar ne hoş..ne kadar seviyorum bir çay söylemeyi, bir sigara yakmayı.. herkesten SIR (yalnızca gözükmek istedigine aşikar) bir gönülle gözlerden gönüllerden ırak düşünmek ne kadar hoş ne kadar sürükleyici,ne kadar etkileyici..

Ask' ım ben ey gidi ey..!!! Aşk..!!! Feth etsin artık fatih İstanbul'u..saplasın hançerini bizansın kalbine,selam dursun ayasofya aşk'ın çelik hançerine..

17 haziran 2011

az evvel uyuduğum yerde bir çıtırtı ile irkildim. kafamı kaldırdığımda ne göreyim bir geyik ırmakdan su iciyor..

ALLAH'IM ne kadar tatlııı. benden haberi olmayıp kaçmaması için nerede ise nefesimi tuttum, daha evvel hayvanat bahçesinde görmüştüm ama özgür doğa içersinde ilk görüyorum (e tabi tek başına Antalya'nın Kumluca ilçesinden yola çıkıp yüce toros daglarının iç urpertici kanyonlarında 25 km yürüyüp bir Kaya dibinde uyuyup kalırsan uyandığında geyikte görürsün ayı da)

Muhammed'in s.a.v neden Mekke'den çıkıp-çıkıp hira dağında bir mağaraya girdiğini şimdi burda daha iyi idrak ediyorum..

çünkü burada kainatın yaradanına yemin ederimki sadece ALLAH var..

buralara getiren sonsuz cekim gücünün gerekçesini daha iyi anlıyorum, O davet ediyor, gönül icabet.. sonrası zaten muhabbet..

değilse kim böyle bir çılgınlık yaparki..

Sabahın Serinliği

Sabahın ışıması ile kalktım, naif bir duş aldım. çay demledim balkona çıktım,

sabahın erken serinliginde öten kuşları dinledim.

bardağımdan bir yudum aldım agaçlara baktım, koyu yesilliğin gönlüme verdigi muhabbeti dinledim.

"herşey gibi bizde senin icin varız,gönlüne muhabbeti doldurmak için" dediler..

ALLAH'ın esmasıydı benimle konuşuyordu.. "hey sennnn takıl peşime gönlünün gördüğü heryerde seni bekliyorum" dedi çıktım evden düştüm peşine, trene bindim camdan izledim. denizin ardına saklanmıştı bir gülücük attı, içimi doldurdu.. bende güldüm..

Haydarpaşa'da indim, vapura 20 dk vardi.yine oturdum rıhtıma çay söyledim, "selam olsun" dedi yine doldu içime..

martıları seyrettim, balık tutanları izledim. vapura binip üst güverteye çıktım. martılara simit atanları izledim, havada kapılan her parca simitle, vapurdakiler gibi bende heyecanlandım bende çığlık attım..

Eminönü'nda indim kalabalığın o muazzam coşku ve vahdedini yasadım.

metroya bindim bayan anonsörün "Sultanahmet" deyişi ile indim..meşhur koftesini yedim yere serilen yaygılara bağdaş kurup sırtıma yastığa dayadım.. tavanlardaki tarihi egzotik ikonları izleyip nargilemi içtim.

İngiliz turistin "where? blue mesque" deyişini işittim, Sultan Ahmet cami-ini işaret ettim... zencili sarışınlı beyazlı rengarenk insanlar gördüm, baska alemlerden ülkelerden gelen...meydanın çimlerine uzandım, karıncalarıyla konuştum..

Gülhane'ye indim sırali ulu ağaçlarının altından geçtim, serinligine doydum. çeşit çeşit kuş seslerinin canhırhaş korosunu dinledim.
Sarayburnu tarafinda tepede semaverli çayımı içtim, denizin enginliğine bağrımı açtım  esinti ile sonsuzluga doydum..

işte güneş batar oldu. Eminönü'ne döndüm. sandallardan balık ekmek yedim,batan güneşe yüzümü döndüm gözlerimi kapadım sonsuzlukdan gelen yagmur gibi havayı kokladım.

vapura bindim. Vanezuella'lı kalabalık gurubun çılgın çalgılarına çılgın rakslarına gönlen eşlik ettim.. cennet şarabı içmiş gibi gönlen güldüm-güldüm..

gözlerine baktık gözlerimize baktılar,gönülleri "sizi seviyoruz" dedi,gönüllerimiz "sizi seviyoruz" dedi..

yıldızların ışığını seyrettim, onlara selam verdim, onlardan cevap aldım.

eve geldim, başımı yastığa koydum. "seni seviyorum ALLAHIM" dedim, "bende seni.." dedi. "Şimdi rüyada seninle olmaya devam" dedim.

göz kırptı "tamam" dedi..
Follow @istanbuuli