Ziyaretçi Sayısı

OKUDUĞUNUZ YAZILARIN TAMAMININ KAYNAĞI YÜREĞİMDİR.. BLOĞUMDA ALINTIYA YER VERİLMEMEKTEDİR

30 Eylül 2011 Cuma

İçiniz Sıcacık Olacak

sanırım henüz 5 yaşlarında falandım.. mahallemizde boş bir arsa vardı, arkadaşlarla hep orada oynardık..
çoçukluk işte.. kavga edersin, dalaşırsın kızarsın bağırırsın..  Hüseyin'e "aptal" dersin, bazanda "manyak"..

diğer arkadaşlarlada arada böyle dalaşmalar oluyordu.. ama yukardan sanki birisi bana kötü kötü bakıyordu ve sarf ettiğim kelimeleri hep biriktiriyordu. ve galiba ben ondan korkuyordum.. ALLAH tı O..

bir gün elimi yüzümü tertemiz yıkadığımı, arsaya gidip at arabasının tekerleğinin üzerine öylece oturduğumu ve günah işlememek için akşama kadar tek kelime etmediğimi hatırlarım..

1.sınıfa ilk başladığım günü hiç unutamam. annemle birlikte gitmiştik ilk gün okula. benim okuduğum sınıf hemzemin katta idi. diğer anneler gibi benim annemde ilk gün beni pencereden seyrediyordu. 

ne bileyim, sanki çok değişik duygular içersinde idim o an... 

ilk gün öğretmenimi yabancılamıştım. dokunsalar ağlıyacak gibi idim sanki. ilk teneffüsde bahçeye çıkarmıştı annem beni, bir ağacın altında oturtup beslenmemi yedirmişti.  yere küçük bir bez parçası sermiş, üzerinede elleri ile doğradığı tabakta, yumurta ve peyniri koymuştu. elleri ile soyduğu yumartayı, büyük bir annelik sevgisi yedirişini hala unutamam..

Artık yavaş yavaş büyümeye ve gözlerim açılmaya başlamıştı. her geçen gün hayatı daha iyi tanıyor, hayat
hakkında daha geniş bilgi sahibi oluyordum..

ama şu an düşündüğümde tuhafıma giden bir olay;  daha 6-7 yaşlarında insanlara ALLAH'ı anlatmaya çalışıyordum.. ne yaptığımı, niçin yaptığımı asla bilmeden, hatta ne yaptığımın dahi henüz farkında ve bilincinde olmadan..

öğretmenim bayandı, beni o kadar çok severdiki, hatta çoğu zaman kucaklayıp öpecek kadar..

mahallede en güzel uçutmayı ben yapardım. her kez uçurtmasını gelir bana yaptırırdı. bu uçurtma sevdası
yüzünden azmı azar işittim annemden. hele defterimin ortasından sayfa yırtmama çok kızıyordu.  inat bu
ya,  bende bir türlü defterimden sayfa koparma alışkanlığından vaz geçemiyordum.. 

bir gün hiç unutmam, tartıştığım arkadaşımın tutup uçurtmasını yırttım. gerçi o uçurtmayıda ben yapmıştım..
o anda hiç bişi demedi, yanlızca oturdu ve ağladı. ah keşke kalkıp bana bir kaç yumruk vursaydıda ağlamasaydı..

daha sonra okula gittim, ama arkadaşımın ağlayışı bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. o kadar büyük  vicdan azabı içersine girmiştimki, sınıfta ders esnasında sessiz sessiz ağlıyordum. bütün dersler boyunca bunu nasıl telafi edeceğimi düşündüm.

okulun bitiş saati bir türlü gelmiyorduki gidip bunu telafi edip bu vicdan azabından kurtulayım. ve sonunda
beklenen an gelmiş ve son ders zili çalmıştı. koşa koşa arkadaşımın yanına gittim önce ona bir güzel sarılıp öptüm ve ona en güzellinde bir uçurtma yapmıştım. 

şimdi düşünüyorumda o zamanlar 6-7 yaşlarında bir çocuğun bu kadar büyük vicdan azabı içersine girip ağlaması hala beni hayrete düşürüyor.

o zamanlar kışın kar yağması kadar beni hiç bişi mutlu etmiyordu. ablamla birlikte camın kenarına oturur, kar yağması için dua ederdik. kar yağdığı zamanda. kar ın durmaması için dua ederdik.
birlikte arsaya çıkar kar topu oynardık. ama ablamın yüzüne yada saçına hiç kar topu atmazdım, onu o an kar a bulanmış vaziyete görmek beni üzer rahatsız ederdi.

benim zamanımda Ramazan yaz günlerine denk geliyordu. geceleri sahura kalkmak o kadar çok hoşuma gidiyorduki anlatamam. o zamanların ramazan larıda bir başka idi hani. annem güzel güzel börekler açardı. ayva hoşafınıda hiç eksik etmezdi. 

nedense çayla kahvaltı yapmayı sevdiğim kadar hiç bir şeyi sevmezdim. sahura kalkardım kalkmasınada bir türlü oruç tutmasını beceremezdim. çünkü sabah kahvaltısını yapacağım diye orucumu bozardım. hadi kahvaltının çekiciliğimi yensem bile bu seferde susuzluğa dayanamazdım. çok susayınca ağzımı çalkalamaya gider. bir yudumdan bişi olmaz diye bir yudum yutar, sonrada daha fazla dayanamaz bardağın tamamını kafama dikerdim. 

civciv beslemesini çok severdim. ama bir türlü onların büyüdüklerini görüp mürüvvetlerine şahit olmak nasip olmazdı. nedenmi? çünkü hep kedi kapardı civcivlerimide ondan.
alçak kediler ne olucak. oysa ben kediler üşümesin diye kışın onlara tahdadan ev yapardım. kedilere 'nankör' demelerinin sebebi bence bu olmalı.

benim bir tanede horozum vardı. onu dayım köyden getirmişti. onu çok sever, salıncaklarda sallar, çukulata
yedirirdim. bir gün, iyice büyümüş demekki, üzerime atladı. o kadar korkmuştumki anlatamam. (nankör horoz !!!)

daha sonra tehlikeli olmasın diye haberim olmadan annem  horozu  kestirmiş. benden habersiz  kestirilerdi, çünkü buna dayanamayıp,  abartmıyorum 1 ay a  yakın  ağlayacağımı bilirlerdi. bunun daha  önce  bir  kaç  kez tecrübesini  yaşamışlardı. 

kar lı birgün teyzemle  bir  yere  gidiyoruz  bir  baktım  benim horozu  kesmişler,  kafasınıda  yan  bahçeye atmışlar.  kafasını  karlar  üstünde  öylece  görünce  ............. bu  noktaları  nasıl  bir duygu  içersine  girebileceğimi sen  düşün ve  öyle doldur.
o  zamanlar hayvanlar benim canımın bir parçası idi.  soruyorum  sana  sen  canının bir  parçasından  ayrılabilirmisin? 

ondan sonrada tutturdum horozumun kafası üşümesin diye  bodruma koyalım..  ne  bileyim orada  tekrar  büyür horoz olur  sandım :(

bizim evin bahcesinde birde dut ağacı vardı, ama annem o dut ağacını hiç sevmezdi. neymiş efendim, dutlar yere dökülüp yerleri kirletiyormuş. pöhh mazerete bak hizaya gel!  oysa ben o dut ağacınıda severdim.  yazın dutlar olduğunda ağaca çıkıp o kadar çok dut yerdimki anlatamam. onun sıkışık dallarında tahdadan ev yapar üzerinde uyurdum. bende az keyfine düşkün değilmişim hani.

bazanda arkadaşlarla bilyalı araba yapar, hepimiz üzerine biner, rampa aşşağı ALLAH ne verdi ise o hızla kayardık. ama her seferinde bir aksilik çıkar araba devrilir ve hepimiz yerlere yuvarlanırdık, sonrada dakikalarca kahkahalarla gülerdik o halimize..

bazanda bir gazoz içebilme uğruna komsunun odunlarını taşırdık. 

birgün yine odun taşıyoruz, bir baktım babam geliyor karşıdan. babam beni çok severdi hiç kızmazdı, ama o an benim o halimi görsün istemedim, utanmıştım ondan.

kafamı öne eğdim, yanıma geldi elleri ile kafamı yukarı kaldırdı, gözlerime şevkatle baktı. sonra bahçedeki çeşmede bütün arkadaşlarla birlikte ellerimizi yüzümüzü yıkattırıp, bize o zamanın parası ile baya para verdi, sırf gazoz içebilmemiz için. 

zaman artık iyice ilerlemişti ve ben orta okula gidiyordum artık. yaz tatillerinde babamın yanında çalışırdım. o kadar istek ve azimle yapardımki işimi. babam bu yüzden beni aşırı severdi, hatta benimle gurur duyardı. sanki ben ona korkunç bir yaşama sevinci verirdim. 

ve zaman yine geçmişti, artık liseye gidiyordum. her zamanki gibi oradada başarılı bir öğrenci idim. ama bir sorunum vardı her kesin kız arkadaşı vardı ama utangaçlığım sebebi ile ben henüz bir kız arkadaşa sahip değildim. kimbilir bu beni içten içe baya etkiliyordu. 

aslında arkadaş olmak istediğim birisi vardı ama bir türlü gidip ona açılmaya cesaret edemiyordum. okulun en güzel kızı idi belkide..

hiç unutmuyorum bir gün teneffüs esnasında ağaçların altında otururken bana tanımadığım bir öğrenci bir kağıt getirmişti. kağıdı okuduğumda sevincimden havalara uçmuştum. nedenmi? çünkü bilakis o kız  arkadaşlık teklif ediyordu..

lise bittikden sonra bir daha onu görmek kısmet olmadı..





  

Sonbahar AŞK'ı


Sonbahar...

Kadıköy gelir aklıma..

örtmüştür bulutlar yorgan gibi göğü..

hava loş..

ıssız..

oturduğun bankta izlersin denizi, martılar yine hiç durmuyor, çığlık çığlığa..

ağaçtan bir yaprak düşer saçlarına, naifçe yüzüne değer, yere düşer..

bir esinti savuruyordur kaşkolunu, dalga dalga..

bir çocuk gelir boyacı.. yanakları al al "abi boyayayımmı?" hadi boya bakalım.. nasılda seviniyor.. boyar gider..

yaşlı bir amca geliyor, yüzünde yılların buruş buruş fırça izleri.. ağzında eksik dişleri.. elinde termos neskafe satıyor.. "istermisin evladım?" ..


tamda bu ortamda arayıpta bulamadığım şey..

içim sevinç dolar;

"seni cennettenmi gönderdiler amca?" diyesim gelir..

doldur bakalım bir bardak..

hadi birde siğara yakayım..

                cennetime hoş geldiniz..



28 Eylül 2011 Çarşamba

Hz Muhammed'in S.A.V ın Sırrı..

Yani ben şimdi burda herkes gibi alışılageldik, her tarafı yağırdanlık dolu, vıcık vıcık klişe bir "Hz Muhammed S.A.V" konusu işlemek istemiyorum.. naif şekilde, ne gördüysem onu söyleyeceğim.

Şimdi Arkadaşlar hz Muhammed'in S.A.V hadislerine baktığımızda, yada O'nu anlatan siyerleri incelediğimizde veyahut gerçekden gönlen Ona şöyle bir baktığımızda,

Onun sanki içinde devamlı bir sızı ve içten içe acı çekiyormuşta ve o sırrı sanki kimseciklere belli etmek istemiyormuş gibi vakur halini gözlemleriz..

yani şimdi bu nasıl bir sızı ki, amcası öldükten sonra kendisini cühela halktan koruyacak kimsecikler kalmaması sebebi ile, önceden tanıdığı bazı kabile reislerine kendisini himaye isteği ile gittiği Taif'te hayal kırıklığına uğramış,

üstüne üstlük kendisini taşlayan halka karşı sığındığı bir bahçede gelen Cebrail'in onları helak teklifini geri çevirmiş ve "daha bilmiyorlar" demişti..

ve yine bu nasıl bir sızı ki, kendisine gelen fakir adama iki dağ arasını dolduracak kadar koyun vermişti..

Şimdi Arkadaşlar, aslında bunu anlamak, çözmek o kadar zor değil..

gönül ne idi? ALLAH ın vedud sıfatı değilmi, (yani vicdan, aşk, sevgi gözü)..

peki kainat ve içindekiler ne idi?  yine ALLAH ın kendi nuru ile inşa olmuş yaratımlar..

hz Muhammed' S.A.V böyle bir gönül ile baktığında, o kafir dahi olsa, o kendini bilmiyorda olsa, onun yaratımının ardında ALLAH ı görüyordu arkadaşlar..

yani bir çiçeğin ardında, bir gülün kokusunda, o dağların yüceliğinde, hatta ve hatta uçsuz bucaksız çöl kumunda ALLAH ı gören, nasıl olurda,  "bilmiyor" da olsa, onun yaratamında ALLAH ı görmez?

ve nasıl olurda ona karşı içi sızıyla dolmaz..

ki.. gönlen ALLAH'ı idrak eden bir Muhammed'in S.A.V,  nasıl olurda Sevgilisine karşı sonsuz hasret acısı ile yanmaz arkadaşlar?

yani bunlar, bir Mevlana'nın bir Şems'in, bir fuzulinin, bir Arabi'nin bir Geylani'nin ve ismini sayamayacağımız nicelerinin iç yangınından ayrı şeyler değil..

ha! şu var; Hz Muhammed S.A.V  çok daha net, çok daha pürüzsüz, çok daha özel bakış açısına sahiptir, iç yangını kat be kat fazladır.. o ayrı..

ama temelinde bu yangın, işte O YANGIN!..

27 Eylül 2011 Salı

Kıyamet Nedir?

Sevgili Arkadaşlar, eğer bu soruya cevap bulursak "kıyametin kopması niçin gereklidir" sorusunada yanıt bulmuş olacağız..

bir karınca topluluğunu ele alalım. bunların kendilerine murahhas (özgü) bir alemleri vardır ve o alem içersinde yerler içerler yardımlaşırlar, yiyecek biriktirirler kışa hazırlık yaparlar, kendilerine özgü dialog şekilleri ile birbirleri ile anlaşırlar..

buradan baktığımız zaman bu onların kendi "baloncuk" evrenleridir ve o evren içinde dış evrenlerden habersiz olarak yine kendilerine murahhas şekilde hayat sürerler.. evrenleri çakışmadığı için ne bizden haberleri vardır, nede içinde yaşadığımız bizim kendimize özgü baloncuk evrenimizden..

karıncaların toplu yaşadığı,  içersinde maddi manevi gıdalandığı bu alem ortamının bir anda dağıldığını yok olduğunu düşünelim. ne oldu? Ayetlerdeki gibi dağları parçalandı, yıldızları döküldü, güneşi söndü, herşey un ufak oldu saçıldı..

şimdi kendimizi oradaki bir karıncanın yerine koyalım, ne oldu? öncelikle alıştığımız aşina olduğumuz, gönlümüze yaşama sevinci veren o ortamları tümüyle kaybettik. bununlada kalmadı, eşimizi kaybettik çocuklarımızı kaybettik, tüm sevdiklerimizi herşeyimizi yitirdik ve kendimizi bir anda hiç birşeyin olmadığı bir "boşluk" aleminde bulduk..

siz; karısını kızını tüm sevdiklerini, kaybetmiş, malı mülkü işi kariyeri, gururu egosu yüzünden, insanları aşşağı görmüş, kalp kırmış, incitmiş, haksızlık etmiş zulm etmiş, hak yemiş,,, bununla birlikde iflas etmiş başta en yakınları olmak üzre herşeyini ama herşeyini kaybetmiş bir adamın, kaldırımda oturur halini düşleyebiliyormusunuz..

değil kendi elleri ile yaptıklarının vicdani muhasebesi, zamanında elinde bulunan değerlerin  kadrini şükrünü bilmemesinden dolayı içersine düştüğü sonsuz vicdan azabını saymıyorum bile..

ahh kimbilir, kendinden bir yudum sevgi bekleyen, ama asla kadrini bilmediği sevgili kızı şimdi nerededir?

şimdi ne kadarda muhtaç ona, onu bir kere görebilme uğruna belki canını verirdi.. ama yok, o gitti.. çünkü burası o alem değil, o alem yok oldu.. burası boşluk alemi..

işte bu, kıyameti kopmuş birisidir arkadaşlar..
(bu hususu çok iyi anlamanız için kesinlikle "nerede idim" başlıklı yazımıda öneririm.. )

burada zebaniler "cehenneme hoş geldiniz.." diyor..

şimdi anladınızmı kıyamet niçin gerekli?

"Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti: Yüceliğim hakkı için şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir" İbrahim-7

şimdi iki seçenek var; ya bu kıyamet ortamında ebedi kalacağız yada ismine "cennet" denilen o bahçe ye geçiş yapacağız..

ama durun bir dakika, daha önce vicdanınızla sevginizle kadirşinasiyetinizle böyle bir bahçe oluşturmuşmu idinizki?

"cennet nedir? tıkla"




25 Eylül 2011 Pazar

Cennet Nedir?


"Cennet nedir" bu uzun süredir yazmayı istediğim bir konu aslında..

şimdi arkadaşlar biz aslında diğer tarafa, cennetide cehennemide buradan götürüyoruz

öncelikle bilmeliyizki cennet; gönül kokusundan yani gönülden yaratılan bir alemdir..

kişinin cennetinin genişliği, o kişinin; idrakinin, vicdanının sevgisinin, ilminin ve tekamülünde yol aldığı mesafenin genişliği nisbincedir..

şöyleki; elbetteki ALLAH heryerdedir fakat bu yolun başındaki insan henüz bunun idrakinde olmadığı için "ALLAH'I bulmak" arzusu ile yola çıkar..

öncelikli yapacağı iş genelimizin yaptığı gibi kitaplara sarılmak olacaktır.. fakat kitapları okurken, aslında o bunun farkında olmasada yaptığı şey; o kitabın yazarının gönlünde dolaşmak oluyor. çünkü yazar onu kendi gönlünde olanlarla yazmıştır..

şimdi bakın ne oldu? gönlen gördüğü şeylerle, kendi gönül alemi genişlemeye başladı.. işte ilmin önem faktörünün gizemi burada yatar..

örneğin Mevlana'yı okuyor, (aslında okumak sadece bir bahane burada asıl gerçekleşen şey; onunla gönül bağı kuruyor olması)..
onun gönül bahçesinin mahiyetini keşfettikçe, hem idraki genişliyor hem buna paralel kendi gönül bahçesi genişliyor..

(kitaplar olmasa idrakimiz genişlemeyecekmi? yol kat edemeyecekmiyiz yani? ; tabiki genişleyecek tabiki yol kat edeceğiz, tabiki ALLAH'ı idrakimiz artacak, binlerce yıl evvel kitapmı varmış? e onlarada dağlar taşlar, kısaca kainatın kendisi, ALLAH'ı idrak yolunda kitap olmuş arkadaşlar, ALLAH heryerde ise, hususda sorun yok..

aslında ilim dahi bu yolda bir noktadan sonra geçersizdir. bunun içindirki, Hz Fuzuli; "Aşk imiş her ne var alemde, ilim dediğin kiylu kal (dedikodu) imiş ancak.." demiştir..

(buradaki kast edilen aşk; yaratılanın ardında YARATAN'ını görmekle oluşur.. oluşur derken sen O'nu idrak ettiğin an, zaten bir anda ateşe düşmüş saman çöpüne dönüyorsun. sonra sana Şems diyorlar, Mevlana diyorlar, Yunus diyorlar, Yusuf diyorlar, Leyla diyorlar, Mecnun diyorlar)

kişi idraki genişledikçe, ALLAH ın yansımasını sadece gönüllerde değil kainatın her yerinde görmeye başlayacaktır, mesela içtiğin bir bardak çayın keyfinde, denizin iyot kokusunda, dağların yüceliğinde, bir gülün kokusunda, bebeğin şirinliğinde.. kısaca heryerde..

bakın.! dikkat ediyormusunuz? diğer tarafa götüreceği cenneti, kendi gönlü vesilesi ile, ALLAH'ı idraki nisbince oluşmaya başladı.

cennette saraylar ırmaklar, konaklar yeşillikler ve burada saymamızın mümküniyatı olmayan niceleri nasıl oluşur? yani cennet nasıl dizayn edilir?

bunu cevapladığımızda, otomatikman "sevap nedir?" sorusunada yanıt bulmuş olacağız..

şimdi diyelimki; kırılan bir kalbi onardık. bir anda onun içi nasıl mutlulukla doldu değilmi. gönlen tabiki onun halini görmüşüzdür ve bu bizim içimizde harika bir vicdan rahatlığı harika bir huzur oluşturur.. bakın işte bu huzur, kendi gönlünde herhangi bir arzuladığın şeyi vucuda getirir, bir saray olur, ırmak olur, koyu yeşillikler olur vs..

işte "sevap" denilen kavram budur arkadaşlar.. yani yaptığın herhangi bir hayırlı iş ile ruhunun huzur bulması ve bu huzurun, kendi gönlünde; örneğin "altında serinlenilen bir ağaç gölgesi" şeklinde şekil bulması..

bakın arkadaşlar gönlümüz aşşa yukarı dizayn olmaya başladı farkındamısınız..

işte diğer tarafta cennet bu şekilde yani gönlümüzden oluşuyor.. kimse sakın! sakın! diğer tarafta beleşten hazıra konacağı birşey beklemesin..

cehenneme gelince.. böyle bir alemin oluşmadığı alan otomatikmen zaten cehennemdir.. haksızlıkların ve ağır vicdan azaplarının dahada karalttığı dip alemleri saymıyorum bile..

"ALLAH onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı
                                                                                                         Al-imran 117



24 Eylül 2011 Cumartesi

İyiki Varsınız

Arkadaşlar gerek mail, gerek twitter, gerek twitter DM (mesajlar) yada buradan öyle yorumlar yapıyorsunuzki; ALLAH şahit nasıl duygulandığımı anlatamam..

sanırsınız; o an ruhum sevinçten cennette kuş olmuş dallar arasında uçuyor..

daha öncede söylediğim gibi, bloğuma binlerce insanın akınına rağmen ben bu siteden herhangi bir maddi gelir elde etmiyorum. gerek bloğumun servis sağlayıcısı google, gerek google a bağlı firmaların reklam tekliflerini geri çevirmekteyim..

ben bu bloğu gerçekten ve gerçekden gönüllere bir nebze sevgi bırakabilmek ve o gönüllerde, içersinde ırmaklar akan, koyu yeşil ağaçlı, Cennet gibi bir sevgi bahçesi oluşturmak için açtım.. (başarabildiğime ve başarmaya devam ettiğime inancım halis ve tamdır)

Elif Şafak'ın bir sözü var, buna bende katılırım. "çok biliyorum diyenden kaçınırım, yazı yazmak anlık iştir"

doğru söylüyor, kendini ilmin okyanusu addedsen "ne yazacağım" diye kıvranırsın, fakat içine bir anda öyle bir ışık doğarki; o ışığı kelimelere
dökebilmek için sabırsızlıkdan saniyeler seni yer bitirir..

arkadaşlar soruyorlar "öncelikle hangi yazıları okuyalım?"

arkadaşlar kendim yazmama rağmen okumakdan feyz aldığım yazıları sıralayayım, öncelikli okuyacaklarınıza kendiniz karar verin..

Cennet Nedir?

Ah Şu Yaşadıklarım..

ALLAH Nerede?

Cennet Bahçesi..

Nerede idim..

Susuz Gönüllere Dair

Sabahın Serinliği..

Gönl-i Demler

Sen..!

Aişe imiş..

Yarım,Tam'a Ulaşmadıkca Sukût Bulmaz!..

Adn Cennet'i

Yaratılmış En Büyük Güç: Sevgi

Uzayda Toz Zerresi Dünya

23 Eylül 2011 Cuma

Gerçek Resimlerle Eski İstanbul

Kendi Emeğimle Hazırlanmıştır. Full Ekran İzlemeniz Tavsiyedir

Follow @istanbuuli